27 Mayısçı, eski Tabii Senatör Sami Küçük’ten Türkeş’in anıları ile ilgili bir açıklama aldım. Açıklama gerçekte Sabah gazetesine gönderilmişti. Sami Küçük, şöyle diyordu:
Sayın Mustafa Ekmekçi,
11 Haziran 1994 günü ’Sabah' gazetesinin 'Fırtınalı Yıllar' yazı dizisinde: beni, Nâzım Hikmet'in Harp Okulu öğrencileriyle temasını ihbar etmekle suçlayan ve bu ihbardan ötürü idarece bir altın saatla ödüllendirildiğimi yazan Sayın Alpaslan Türkeş’e aynı gazete aracılığıyla verdiğim yanıt ekte sunulmuştur.
Değerlendirileceğini umut eder, saygılar sunarım.
Sami Küçük
Sabah’a gönderdiği açıklamada da Sami Küçük şöyle diyor:
Sayın Türkeş suçlamayı belgeye değil, halen hayatta olmayan bir subayın nakline dayamaktadır. Halbuki Nâzım Hikmet dosyası hakkında bugüne kadar çeşitli kalemler, çeşitli zamanlarda incelemeler yapmış ve bu incelemeler yayımlanmıştır. Bunların hiçbirinde adımdan söz edilmemektedir.
Anılar, belgelere dayandığı zaman tarihi bir değer taşır, mış mışlarla değil.. Kaldı ki bu anılarda olayların ve kişilerin birbirleriyle karıştırıldığı görülmektedir ki, kuşkusuz bunlar da asıl ilgililerce kamuoyuna doğrularıyla sunulacaktır.
En nefret ettiğim konulardan biri olduğu için hayatımda ihbara yer vermedim ve ihbarlara da itibar etmedim. Ama ihbarı meslek edinenler veya bundan hoşlananların kendilerine yandaş aradıkları da bir gerçektir.
Nâzım Hikmet'i ihbar eden veya edenler arasında değilim. Bu, adi bir iftiradır. Kaldı ki, Türk dilini en iyi kullanan, Türk şiirini dünyaya tanıtan ve 'Kurtuluş Savaşı Destanı'nı bugüne kadar rastlanmayan yüce bir duygu ile dile getiren bu şairi takdir edenlerden biri olduğum da beni tanıyan herkesçe bilinmektedir.
Ben, Bursa Askeri Lisesi'ni 1936’da birincilikle, Harp Okulu'nu 1938'de ikincilikle. Kara Harp Akademisi‘ni1948'de birincilikle bitirdim ve bu birincilikler 'altın saatler’le ödüllendirildi ki hepsini saklamaktayım. Bunların dışında, hele hele yapmadığım ve yapanları nefretle kınadığım bir ihbarcılıktan ötürü saat almış değilim. Bu, en hafif deyimiyle iftiradır ve yazan da müfteridir. Saygılarımla.
★★★
Prof. Ali Nesin. "Matematik ve Korku" kitabı ile "Matematik ve Oyun" kitaplarını bırakmış, imzalayıp. "Matematik ve Korku'nun üçüncü baskısı yapılmış, sevindim. Ali Nesin, şöyle yazmış:
Sevgili Mustafa Ağabey,
Bu yazıları yazarken yazarlığın neredeyse matematikçilik kadar zor bir meslek olduğunu anladım! En iyi dileklerimle.
Birinci Dünya Savaşı'ndan önce, Türkiye'den iki genç, Ahmet Şükrü Esmer’le Ahmet Emin Yalman, gazetecilik öğrenmek için Amerika'ya giderler. Kim bilir ne güçlüklerle giderler, o ayrı sorun. Küçük beyler, Amerika'da gazetecilik, yazarlık öğrenip dönecekler. Türkiye’de gazetecilik yapacaklar. İlk derse, Amerika’nın tanınmış profesörlerinden biri girer, bir yazı nasıl yazılır onu anlatacaktır. Şöyle der;
Kendinize bir konu bulacaksınız, onu açacaksınız, bitirince de noktayı koyacaksınız.
İki genç birbirlerine bakarlar:
-Biz, ta Türkiye'den bunu öğrenmek için mi geldik? derler. Ahmet Şükrü Esmer, bunu anlattıktan sonra şöyle der:
Altmış yıldır yazı yazarım, hâlâ noktayı koyamadım!
Noktayı koymak öylesine güç bir şey ki...
Ahmet Emin Yalman’la birlikte çalıştım. Beni önce işe almak istemedi, sonra da bırakmak istemedi! Ahmet Şükrü Esmer le çokluk kokteyllerde karşılaşır, görüşürdük. Koşturan, haber kovalayan gazetecilerden olduğumdan, bende çok haber olduğunu sanır; karşılaştığımızda:
-Ne oluyor? Sen bilirsin! derdi...
Yazı yazması, yazarlık öyle kolay olsaydı, annem de yazardı. diye geçiriyorum içimden. Diyelim, bir kişi, filanın anılarını, anlattıklarım aktarıyor. Bunu yapanın hiçbir sorumluluğu yok mudur? Olma2 olur mu? örneğin, yukarıda geçen Türkeş'in anlattıklarında, araştırmaya, soruşturmaya gerek duyulacak şeyler yok mudur? Bunları yazanın, bir zahmet edip suçlanan kişiye de sorması gerekmez mi?
Efendim, sizin için şöyle şöyle deniyor, ne dersiniz?
Yine öğrendiğini yazsın, ama, suçlanana da sorduktan sonra...
Doğrusu, yıllarımı verdiğim Milliyet’te. Abdi İpekçiden, gazeteciliğin bu püf noktasını öğrendim!
1980 öncesindeydi, Cumhuriyet’teydim, bir mektup gelmişti. Alpaslan Türkeş'le ilgiliydi. Başkalarına da gönderildiğini sanıyorum, hatta üstü kapalı yazıldı da. Ama. ben elimi sürmedim. Öyle bir mektubun içeriğini, doğruluğunu araştırmak bile istemedim. Türkeş için en ağır eleştirileri yazdım ama, bu mektubu, hayır! İnsanların kökenleri, ırkları ilgilendirmiyordu beni.
İlhan Selçuk, bir gün dört sözcükten oluşan bir tümcenin yer aldığı bir kağıt tutuşturdu elime. Şöyle yazıyordu kağıtta:
"Adamla uğraşma, iş yap!"
Kağıt odamda asılı durur.
Bu hafta sonunu. Bil-İş Sendikası üyeleriyle, Abant'ta geçirdik. Sendika yöneticileri, eşimle birlikte çağırmışlardı. Ben de sendikacılara bir konuşma yaptım. Sosyal-İş Sendikası Genel Başkanı Özcan Kesgeç de gelip konuştu. Bil-İş IBM'de çalışan, bilgisayarcı işçiler.. uyanık, aydın kişiler.
***
Ressam Rasin, bir Atatürk portresi gönderdi. Cumhuriyette odama astım. Şöyle yazmış: "Kendini laikliğe siper eden Mustafa Ekmekçi 'ye bir ressamın şükranlarıyla. 1994".
Bu portrelerden, Rasin, Yekta Güngör Özden’e, Ahmet Taner Kışlalı’ya da yolladı.