12 Eylül'ü Unutma!

Kenan Evren, yazılarda kendisinden “Kenan Bey "diye söz etmeme çok kızarmış. Bir gün İstanbul'da bilmem ne köşkünde kabul edip görüştüğü Cumhuriyet’in o zamanki Genel Yayın Yönetmem Hasan Cemal’le Yazıişleri Müdürü Okay Gönensin’e dert yanmış:
Ekmekçi benden “Kenan Bey” diye söz ediyor, demesin, Kenan Paşa desin, yahut Kenan Evren desin!
Hasan Cemal aradı:
Kenan Evren çok kızmış, “Kenan Bey" yazıyorsun diye deme yav, baba adam o!
İnat bu ya, “Kenan Bey" diye yazmayı sürdürdüm, mutlakta, benim “Kenan Bey"ler, “Kenan Evren" diye düzeltiliyordu. Bunun için adam mı tuttular nedir? Bir yazıda, bir gün kimi “Kenan Evren" diye düzeltilmiş, kimi de “Kenan Bey" kalmış. Belki de görevli arkadaş o gün izinliydi de atlandı!
Oysa amacım, kimseyi küçültmek değildi. 12 Eylül’lerin artık bittiğine inanıyor, onu yapanın da sivilleşmesi gerektiğini vurgulamak istiyordum.

Cumhuriyet’te dış gezilere, özellikle Kenan Bey’in gezilerine Hasan Cemal katılırdı. Bir gün Kenan Bey, Hasan Cemal'e uçakta “Senin deden de çok adam astı ha!" demiş.
Hasan yanıt verememiş. Hasan şimdi Sabah’ta: Okay Gönensin. Sabah’ın yavrusu Yeni Yüzyıl'da...
Ankara'da çok sevdiğimiz bir dostumuz var, yaşı seksenleri aşmış Feriha Hanım. Feriha Pertan, bir canlı tarih. Verem Savaş “bacı"lığından emekli. Hasan Ali Yücel, onun için şiir yazmış Atatürk döneminin kalburüstü kişilerine iğne yapmaya gitmiş, onları anlatır. Bir gün, başsağın (başhekim) Neşet Naci Bey (Arzan), ona bir adres verir:
Bu adreste bir hanımefendi var, oraya git, ona iğne yap gel!
Ev, Ankara’nın Maltepesi’ne yakın, Sarar Okulu’nun yanındadır. Kapıyı çalar, yaşlı bir bayan açar, bu Hasan Cemal’in gazetemiz yazarlarından Ahmet Cemal’in babaanneleridir. (Hasan’la Ahmet, amca çocuklarıdır) Feriha Hanım, kapıdan girince, karşı duvarda kocaman bir “paşa tablosu” ile karşılaşır.
Hanımefendi, bu resim kim?
Tanımadın mı kızım? Arabistan'ın taçsız kralı Cemal Paşa!
Feriha Hanım, bu fotoğrafa, bir de görüntüye çok şaşırır. Yerde bir demir karyola, tek kişilik; halı kilim diye birşey yok. Feriha Hanım çok üzülür. Cemal Paşa'nın Ankara'da bulunan iki oğlu, havagazı fabrikasında işçi olarak çalışmaktadırlar. Feriha Hanım’da anılar pek çok.
Maliye bakanlarından Fuat Ağralı'ya, Numan Menemencioğlu'na, Nevzat Tandoğan’a (O, Ankara Valisi),Adalet Bakanı Ali Rıza Türel'e kaç kez gitmiştir iğne yapmaya; kaç kişinin ebesi olmuş, bu arada Nazlı Ilıcak eline doğmuştur!
Bugün 12 Eylül, 15 yıl geçmiş, dile kolay. Gazetecilik uğraşında, savaşımla geçmiş koca bir on beş yıl. Ciplere bindirilip sıkıyönetimlere gitmeler. Heyecanla savcılıkta beklemeler. Yalçın Doğan'ın yazdığı bir olay, çok gürültü koparmıştı. İsa Armağan cezaevinden kaçmıştı; arkadaşı Mustafa Pehlivanoğlu ya asıldı ya asılacak. Yalçın'ın haberi şuydu:
“Cezaevinden kaçan sanık, Turgut Özal'ın odasında saklandı. "
O sırada, dosya, bir askeri yargıcın elinde, inceliyor.
Ben de yargıcı tanıyorum. Yalçın'ın yakaladığı haberi sordum “Böyle birşey var mı" diye. “Ohhho" dedi, “her şey var, daha inceliyoruz!"
Yalçın'a “Doğru galiba haberin!" dedim, oturdu yazdı. Kızılca kıyamet de o zaman koptu. Başbakan Bülent Ulusu, hop oturup hop kalkıyordu.
“Başbakanlıkla nasıl saklanır?" diyordu. Sıkıyönetim komutanı buyruk yağdırıyordu.
Bu haberi kim yazdıysa getirin, ifadesini alın!
Yalçın Doğan:
Ben gitmesem olmaz mı? Ekmekçi de tahkik etti, o gitsin!
İlhan Selçuk da o gün Ankara'da, sıkıyönetimden gelenler aşağıda bekliyor. “Haberi kim yazdıysa gelsin!" diyorlar.
İlhan Selçuk, “Ben gideyim, siz durun!" diyor. Olur mu? Haber Ankara'dan yazılmış, “İlhan Bey, sizinle ne ilgisi var?" derlerse ne yanıt verecek?
“Olmaz" dedim. “Yalçın'la ikimiz gideceğiz. İki kişi olduğumuz için belki bir şey yapmazlar!"
Bizi tutuklarlarsa diye yanımızda Füsun Özbilgen de geldi. Üç kişi Mamak’ı boyladık. Yalçın Doğan, “Sakalımı keserler mi" diye soruyor Moral vermeye çalışıyorum. Oturduk. Sıkıyönetim Başsavcısı Nurettin Soyer'i bekliyoruz. Bu arada, MSP’liler, Erbakan başta, Şevket Kazan daha başkaları ifade vermeye girip çıkıyorlar.
Hocam, merhaba hocam!
Selam veriyorlar.
Sonunda, Başsavcı Yargıç Albay Nurettin Soyer geldi, bizi içeri aldı.
“Kaç kişi yazdı bu haberi" diye sordu.
“İki kişi!" dedim, “Yalçın yazdı, ben de denetledim!" “Peki, siz niye geldiniz" diye Füsun'a sordu: “Siz çıkın lütfen!" (Füsun çıktı).
Yalçın Doğanla ikimiz içerdeyiz, Nurettin Soyer, bizlere baktı:
"Sizleri düşünmüyorum "dedi, “ben, Cumhuriyet gazetesini düşünüyorum. Sıkıyönetim komutanına söyledim. Ben Cumhuriyet gazetesini kapattıran kişi olmak istemem!” dedim." Peki ne olacak şimdi? İçimden “yırttık galiba" dedim.
Efendim, şöyle yapalım. Yalçın bugün bir haber yazsın, “Yazdıklarımız doğru değilmiş, düzeltiyoruz!" desin. Haber düzeltilsin.
Sonunda bu karara vardık. Yalçın, sakalının kesilmemiş olmasından çok mutluydu. Büroya döndük, kahramanlar gibi karşılandık!
12 Eylül anıları pek çok, bunlar birer kırıntı. 12 Eylül'de asılanlara, işkence görenlere ne demeli? 12 Eylül, acıdan başka ne getirdi ki?
Ankara'nın Batıkenti’nde oturan 1951 doğumlu Fethi Uygur adında bir yiğit adam, yürek durmasından öldü. İşçi Partisi'yle, Batıkent Düşün ve Sanat Evi’nde, törenler yapılıp Karşıyaka Gömütlüğü’nde toprağa verildi. Fethi Uygur, ölürken dostlarına “12 Eylül geliyor, unutmayın!" demişti. Batıkentli gençler, bugün Batıkent'te Vedat Dalokay Parkı’nda 12 Eylül'ü protesto edecekler...