Reha İsvan’ın Söyleşileri: 4 İşkence Var mı, Yok mu?

Reha İsvan'ın söyleşilerini "Ankara Notları"nda yayımlayarak bir gazetecilik görevini yerine getirmeye çalıştım. Yayımlananların ilgi gördüğünü söylediler. Bu Ankara Notları’nı da Reha Hanımın "İşkence" konusunda söylediklerine ayıracağım. Kaldığı yerden, şöyle sürdürdü konuşmasını Reha İsvan:
"İşkence konusunun ayrıntısına, yeni yöntemlerinin insanları ne hale soktuğunun, ana-babayı konuşturmak için 18 aylık bebelere nasıl cereyan verildiğinin ayrıntısına, isterseniz konuşmanın sonunda, sorularınız ve ilginiz ölçüsünde değineyim. Daha önce belirtmek istediğim hususlar var:
Örneğin, Af örgütü, Helsinki Watch, Avrupa Konseyi, BBC gibi kurumların iddiaları ve verilen yanıtlar hep, işkencede ölenlerin sayısına önem veriliyormuş izlenimini uyandırıyor. Oysa, telafisi olanaksız bir vahşet, bir kayıp olması nedeniyle ölüm adedi çok önemli hiç kuşkusuz: ama işkence görüp de hayatta kalanların dramı bir yana, hukuka, adalete olan çarpıtıcı, saptırıcı etkisi, belli sayıda insanın vahşice yok edilmesi sorunundan çok daha pahalıya mal oluyor toplumlara. Çünkü adalet gerçekten mülkün temeli. Yani yurdun, yani devletin, insanlar adaletten bir kez kuşkuya düşürüldüler mi, yurttaşlar devleti bir güvence olarak görmedikleri gibi, devletin de yurttaşlarına güvenmesi için var olan neden ortadan kalkmış oluyor.
Yurt, dedim, devlet dedim aklıma geldi. Her gün her saat, ekranlarımızı, gazetelerimizi, dergilerimizi süsleyen, hem de sık sık süsleyen incilerden biri de, işkenceden söz etmenin yurtseverlikle bağdaşmayacağı, devleti güçsüzleştirmeyi amaçladığı savı... Bu mealde bir Yargıtay kararı bile yer aldı basında.
Buna asla inanmadığım gibi, tam tersini kuvvetle savunuyorum. Eğer yurdumuzu, insanlarımızı seviyorsak, eğer devlete sahip çıkacaksak; bu, halkımızı, dolayısıyla devletimizi, uygarlıktan saptırmamak çabasına iter bizi. Suçları, suçluları, kötülükleri, kusurları örtbas etmek sadece insanları da, devleti de yozlaştırır. Kusurlar, vahşet, barbarlık, rüşvet, irtica, terör, her ne ise, mümkün olan en titiz, gerçekçi sonuçlarıyla bir bir pertavsız değil, mikroskop altında incelenmeli: bulunan en küçük bozulma belirtisi, gericilik izi, zevksizlik emaresi, herkesin, ülke içinde dışında herkesin, algılayabileceği ölçeklerde açıklanmalı, irdelenmeli, tartışılmalı ve böylece hep birlikte çözüm aranmalı. Aksi halde, pasaklı insanların misafir gelecek diye ortalıktaki süprüntüyü, pisliği kanepenin, halının altına sürmeleri gibi bir ters iş yapmış oluruz. Kir, mikrop kapalı kaldığı yerde daha hızla ürer ve daha zararlı nitelik kazanır, iyi bir ana, misafir yanında ağzını bozan çocuğuna çimdik atan ana değil: kusurun neden kusur olduğunu, varoluş nedenini, önlem biçimlerini tartışarak, anlatarak evladına sağlıklı değer ölçüleri kazandıran anadır...
...Laf lafı açıyor, bu kez Af Örgütü’nden söz edince aklıma geldi. Bu Af örgütü, işkenceden, devlet teröründen, Barış Derneği'nden. DİSK davasından bahsedince ondan kötüsü yok. Yerin dibine batırılması vacip bir düşman örgüt! Bulgarların en az 100 Türkü öldürmüş olabileceklerini yayımlayınca ondan güveniliri, ondan iyisi yok! Bu ne biçim ikili standart? Bu kadar kısa süreçte aynı örgüt için sarf edilecek sözleri insaf ile değerlendirip tartsak, sonra söylesek olmaz mı?
Yurdumuzda işkence var mı, yok mu? Ölenlerin sayısı az mı, çok mu? İşkenceciler hakkıyla takip edilip cezalandırılıyor mu, yoksa cezalandırılmamaları için türlü hünerler gösteriliyor mu, gösterilmiyor mu? işkence sistemli mi yapılıyor? Rasgele kendini bilmezlerin marifeti mi?..
Yurdumuzda işkence yapılıyor. Sakat kalanlar, ölenler ortada iken, her duruşmada insanlar ifadelerini işkence altında verdiklerini bas bas bağırırken, 'işkence yapılmıyor' dense ne olur?
Hasta tutukluya doktor gitmemesi işkence midir, değil midir? O, doktor gitmeyen tutuklu ölünce, bir bir tüm olayı yaşamış olan tutukluların dilekçe yazması doğal mıdır, değil midir? Madem sen işkence yapmadın, doktor gitti, hasta ölmedi: öyleyse, o dilekçeleri niye işleme koyup aksini kanıtlamadın da, yaktın kül ettin? Havaya savurdun?
DİSK'lilere işkence yapıldı mı, yapılmadı mı? Manevisi mi yapıldı, maddisi mi? Diyorlar ki: Her iki türlüsü de şaşılası boyutlarda yapıldı..'.
Herbiri dilekçe vermiş, kendine ne yapıldığını anlatmış. Askeri yargıç da almış, kayda geçmiş, dosyaya koymuş. Madem yalan, çıkart bir bir, çürüt belgelerle, kanıtlarla...
.... Ben uzun süreli ve zaman zaman çok yoğun manevi işkence gördüm. Benim gibi, tüm Metris tutsakları da geceli gündüzlü manevi işkence gördü. Biz bir bir anlatırız. Yalanı varsa, kanıtlarıyla yanıtlarlar Emniyet’ten, gözetim koğuşu denilen gözden ırak yerde bir süre tutulduktan sonra aramıza katılıyordu poliste sorgulananlar: yani suçu var mı, yok mu diye sorgulananlar. Daha duruşmaları açılmamış, yargılanmamışlar, hüküm giymemişler. Yargıtay aşamasından geçmemişler bu sorgulananlar. Şüphe üstüne sorguya çekilmişler. İşte bunların yüzde 99’u, aradan süre geçtiği halde koğuşlara bitkin gelirler. Üzerlerinde çeşit çeşit işkence izi vardır. Eskiden bitli de olurlardı, şimdi o yok. Gördükleri mezalimi günlerce, haftalarca anlatırlar. Sergilenen ilkellik, mankafalık, tüm dehşetengiz boyutlarına karşın gülünçtür... Kızlar söyler güler, biz dinler güleriz. Bunlar, hepsi istisnasız rol mü yapıyor. Yalan mı söylüyor? Amaçları devletin itibarını sarsmak mı? Gidin bakın anlatılan yerlere ansızın, devletseverlere sesleniyorum: mümkünse eğer, açın kapılarını en azından avukatlara. Onlar görsü Sizlere söylüyorum arkadaşlarım, suçlanmamış, aklanmamış, mahpus damına düşmemiş olanlara soruyorum: Sizler işkence görmediniz mi? Nedir işkence? Biz hepimiz işkenceden geçtik, içerdekiler de, dışardakiler de. Yüreğinin dibinde -tabii yüreği olanlara sözüm- o sızıyı duyup da çaresizliğe itilmek, zorlanmak, biçareliği iliklerinde hissetmek, o tutuklu ailelerine muhatap olmak ya da olmamak için bucak bucak kaçmak işkence değil de nedir?
Bizden önce, bizim yaşadıklarımızı yaşamış olanların arasından ozanlar çıkmış: yazarlar, düşünürler, din adamları, sanatçılar, bilim adamları çıkmış: bizim gerçeklerimizi kimi yaşamış, kimi seslendirmiş. Doğulusu, Batılısı fark etmiyor, hepsi aynı acılardan süzülmüş bilgelikleri dile getiriyor.
Karşılıklı okuyup konuşur gibi sizlerle paylaşmak istiyorum. Sonra 3 yıl 2 ay doldurduğum çile sonucu evrensel gerçekler konusunda, eskiden de bildiğim ama tutsaklık sürecimde kesinliğine inandığım, sadece inanmayıp yaşayarak kanıtladığım sonucu sunacağım!
Hele politikanın kızıştığı böylesi dönemlerde insan bazen bezginlikle zaman zaman duyduklarını, okuduklarını anımsıyor. Karamsar ruh haline denk düşen çağrışımlar da ister istemez karamsar oluyor. 'Tüm insanlar yalancıdırlar. Hiçbir insana güvenilmemeli. İnsanların keşfedilince yararlanılacak zaafları vardır. Zayıf olmayanlar dize getirilmelidir. Dize getirilmek için kullanılan yöntemler gerektiği kadar sürdürülebilir. (Artık ömrü vefa etmezse o Yaratan'ın kusuru!..) Sindirme yöntemleri uygulanırken, insaf ve merhamete yer yoktur...’
Bunlar düşman tutsaklara nasıl davranıldığını asker öğrencilere anlatan bir ders kitabından özet olarak belleğimde kalanlar...
Hemen ardından bir dürtü gibi tümceler de geliyor aklıma. Tutsakları çökertmek için bilimsel olduğunu iddia eden yöntemlerden söz eden kitaptan değil, bu kez ünlü bir Fransız yazarının, Albert Camus'nün "Veba" adlı yapıtından alıntı bir tümcebu:
‘Kayıtsızlık da bir cinayet sayılabilir.’ Steinbeck ise "Uğurlu Perşembe" adlı yapıtında şöyle der: 'Bir insanın tek başına mutlu olması utanılacak bir şeydir'. Halkımızdan beklentilerimizi de şu tümce ile özetlemek olası: Kahramanlık değil, sadece dürüst olmak...'.
Evet, kayıtsız kalamayacağımız, kalırsak cinayet işlemiş sayılacağımız şeylerin başında işkence geliyor!
İşkence, işkence gören için ne denli acımasız, ne denli insanlık dışı ise, işkenceyi yapanlar için de o denli aşağılayıcı, o denli yozlaştırıcı, yok edici işkenceci, insan olmaktan çıkmış bir yaratık, hatta hayvan bile değil: sapık, doğallığı, duyarlığı kalmamış, insan sevgisinden yoksun, her tür güzelliğe kapalı bir ucube. Onları bu aşağılık, bu akıl almaz uğraştan kurtarmak da insanlık görevi bir yerde.
İşkence, bir sorgulama yöntemi olarak kullanıldığı sürece, silahlı eylemi benimsemiş kesimler de dahil, kimin suçlu kimin suçsuz olduğu kestirilemez..."