Valizle, Ortak Pazar’da...

Brüksel'e varış serüvenini okuyan çok kişiden telefon yağdı. Emekli elçilerden Sacit Somel, eski büyükelçilerden Vahap Aşiroğlu'nun tanık olduğu bir olayı anlattı: Vahap Aşiroğlu, Kopenhag'da büyükelçi, bir akşam geç saate dek çalışır. Herkes gitmiştir. Çıkacağı sırada telefon çalar. Konuşan bir Danimarkalı, şöyle der.
Burada, istasyonda bir vatandaşınız var; sağa, sola bakınıp duruyor. Dil bilmiyor. Belki bir yardımınız dokunur diye, size telefon ediyorum.
Telefonu Türke verir:
Abi, burası neresi?
Kopenhag!
Kop mu, ne kopu?
Kop değil, Kopenhag! Danimarka'nın başkenti!
Ne marka?
Danimarka, Danimarka! Hani trenle Almanya'yı geçtikten sonra, gelinen bir memleket var ya, orası...
Ben şimdi Almanya'yı geçtim mi?
Geçtin tabii, Danimarka’ya geldin!
Vay anasını! Ben orada inecektim!
Sayrıevinden yeni çıkan Tahsin Saraç telefon etti, gülmekten kırılıyordu:
Brüksel yerine Etterbeek'e gidersin! Çok hoş! diye takılıyordu.
Suphi Gürsoytrak:
Brüksel fatihi, hoşgeldin! diyordu.
Gerçekte, beni Brüksel muhabirimiz Hadi Uluengin havaalanında karşılamak istemiş. Ankara'dan Sedat Ergin, “Mustafa Abi, Halefoğlu'yla geliyor” diye telefon edince, benim de aynı uçakla geleceğimi sanmış. Bir başka uçakla, Abdullah Baştürk gelmiş. Havaalanında, benim geleceğimi öğrenince o da beklemeye başlamış. Brüksel'de gazetecilik yapan, eski arkadaşım Doğan Özgüden de orada. Üç kişi karşılamak için bekliyorlar, ne iyi!
Halefoğlu, eşiyle gelip gitmiş. Beklemişler, beklemişler, ben ortalarda yokum! Hadi Uluengin, beni hiç görmedi. Doğan Özgüden'e, Abdullah Baştürk'e sorarmış:
Şu gelen Ekmekçi olabilir mi?
Abdullah Baştürk:
Yok yav. Ekmekçi biraz daha ak olacak!
Bekleyip bekleyip, onlar da gitmişler. İyi mi?
Hotel Monico'da, sabah erkenden uyandım. Tıraş olup, yüzümü yıkadım. Odada duş olmaması kötü. Bir başka otel bulmalıyım. Aşağı inip kahvaltı yaptım. Şöyle bir dolaşsam, diye çıktım. Daha erken, ortalık ıssız gibi. Bir otele uğradım, fiyatları sordum. Ama, tek oda yok. Otelciye Ortak Pazar binasının nerede olduğunu sordum.
Ortak Pazar Brüksel'de! dedi.
Burası Brüksel değil mi?
Yoo, burası Etterbeek!
Haydaaa! Peki, Brüksel’e nasıl gideceğim?
Trenle gideceksiniz, dedi, çok yakın..
Hemen fırladım. Otele koştum. Odadan eşyalarımı indirdim.
Haydi Allahaısmarladık, ben gidiyorum!
Kadın:
Odanın anahtarı! dedi.
Yukarıda!
Trene koştum, bilet alıp atladım. Bir baktım cebimde bir ağırlık var; 19 numaranın anahtarı cebimde değil mi?
Ben de bunu yazmazsam! diye dalga geçtim, kendimle. Monika Oteli 19 numaranın anahtarını Ankara'ya dek taşıdım!
Trende, bir Güney Afrikalı’yla konuşuyorum. Yanında karısı, küçük çocuğu da var. Ortak Pazar'a gidebilmek için hangi istasyonda inmem gerektiğini sordum Afrikalıya:
Kuzey Garı'nda ineceksiniz, orası yakındır. Bir taksiye atlar, beş dakikada varırsınız...
Peki valizim, el çantam, daktilom ne olacak? Onları bir otele koyamam artık. Valizlerimle doğruca Ortak Pazar'a giderim. Oraya da fileyle gidecek değildim ya, elbette valizle gidecektim!
Kuzey Garı'nda inip, hemen bir taksiye atladım. On dakikalık bir gecikmeyle, Ortak Pazar Merkezi’ne vardım. Bana Ankara'da verilen izlenceye göre, Ortak Pazar Merkezi'nin kapısında karşılanacaktım. İçeri girdim, oradaki görevlilere durumu anlattım:
Sizi karşılamak için buradaydılar, ancak şimdi odalarına gittiler! yanıtını aldım.
Valizimi, çantamı, daktilomu, oraya danışmaya bıraktım. Beni karşılayacak olan hostes, Bayan Chatall, yukarıya büroya çıkardı.
Ortak Pazar Merkezi'nin önünde, Ortak Pazar üyesi ülkelerin bayrakları dalgalanıyordu. Bayrak direklerinden biri boştu.
Bu direk de, Türkiye için dikilmiş olmalı! diye geçirdim içimden...
Ortak Pazar Merkezi, kocaman bir yapı. Sabahın altısında, Türk kadın işçiler, bu kocaman yapının temizliğini yaparlarmış. Sabahın köründe gelip çalıştıklarından, daha sonra evlerine gidiyorlardır artık.
Ortak Pazar'la ne işim olduğu usa gelebilir. Şöyle oldu: Ortak Pazar'ın Ankara'daki temsilciliğinden, Sümbül Aykurt aradı bir gün:
Sizin yazılarınızı okuyoruz. Üç gün için çağırsak, Brüksel’e gidip Ortak Pazar'ın komisyon çalışmalarını izlemek ister misiniz? diye.
İsterim! yanıtını verdim. Teşekkür ettim. Yaşamöykümü, orada merak ettiğim konuların ne olduğu yolunda, sorularımı istediler.
Onları da bildirdim. Türkiye'de herkes merak ediyordu. Ortak Pazar'a girip giremeyeceğimizi. Ancak iki-üç günle yetinmek istemiyordum. Gitmişken, Belçika’daki, Fransa'daki Türklerin yaşamlarını da izlemeyi kuruyordum. Strasbourg'a, Paris'e o nedenle gittim...
Hostesim Bayan Chatall, beni Bayan Scheitler'e götürdü. O da geciktiğim için karşılayamayanlardandı. Geciktiğim için özür diledim. Brüksel yerine Etterbeek’e gittiğimi söylemedim!
Aaa, hiç önemli değil, dedi Miss Scheitler, biz şimdi işimize bakalım.
Beni, Miss Chatall, önce Mr. Jean-François Petitbon'a götürdü. Petitbon, Ortak Pazar'ın yarkurul başkanlarından; iletişim, kültür, bilgi alışverişi işlerine bakıyor. Daha sonra, Mr.Richardo Ravenna’yla konuştum. O, Ortak Pazar'ın Dış İlişkiler Yarkurul Başkanı. Göçmenlerin soruman ile serbest dolaşım işleri konusunda Werguin’le konuştum. Ortak Pazar'da tarım konusu Yunanlı Mr. Evangeios Zacharapoulos’ta. Genel bir tartışmayı Mr. Anthony Morris‘le yaptım. İzlencemin sonuncusu, Ortak Pazar Türkiye Büyükelçisi Pulat Tacar’laydı.
Ortak Pazar yarkurul başkanlarından edindiğim izlenim, Türkiye’nin yakın geleceklerde Ortak Pazar'a alınmasının söz konusu olmadığıydı.
Ortak Pazar ülkelerinin kendi aralarında zaten sorunları vardı. Biri:
Benim dediklerimi istersen aynen yaz. Ben çekinmem dedi, önce Ortak Pazar ülkeleri Hıristiyan. Türkiye ise Müslüman. Bunu görmezden gelemeyiz. Türkiye, Ortak Pazar'a girdikten sonra ardından İran da girmek isterse ne yaparız?
Ama Türkiye, Avrupa ülkesi, İran değil. Sonra Türkiye laik bir ülke. Siz sözlerinizle Necmettin Erbakan’ı haklı çıkarıyorsunuz. Ne demek Hıristiyan, Müslüman? Böyle şey olur mu? Atatürk'ü, onun getirdiği laik anlayışı unutuyorsunuz!
Atatürk, o başka, Türkiye'de bir Atatürk daha geldi mi?
Peki Avrupa ülkesi olduğumuzu yadsımazsınız herhalde!
Avrupa'da minicik bir toprağınız var. Bununla Avrupalı olunur mu? Sonra, anlatıyorum size, Ortak Pazar ülkelerinin kendilerinde işsizlik var, sizin buraya gelen işçileriniz de işsiz...
Ama, Türkiye'de de işsiz, adam buraya turistik geziye gelmiyor ki...
İyi ya işte, burada işsiz kalacaklarına, Türkiye'de işsiz kalsınlar bu daha iyi değil mi?
l-ıhh, diyorum içinden. O anlatmayı, tartışmayı sürdürüyor...
Türkiye'deki demokrasiye de değindi, hemen tümü. Türkiye'de, Avrupa tipi bir demokrasi olduğu zaman, anladım ki, Türkiye elini kolunu sallaya sallaya benim gibi, Ortak Pazar’a girebilir. DİSK davası, Barış Derneği davası onların göz önünde tuttukları bir şey. Düşünce suçu diye bir şeye usları ermiyor vesselam!
Dedelerimden birinin Frenk Mustafendi'nin 19. yüzyıl başlarında Avrupa'lara geldiğini anlatıyorum. Yunanlı Evangeios Zachanapoulos'tan sonra konuştuğum Mr. Anthony Morris:
Zacharapoulos, Türkiye'yi veto edip etmeyeceklerini söyledi mi? diye sordu...
Bir de bu var, Yunanistan'ın vetosu. Yunanlı Zacharapoulos'a, Türkiye'de Cumhuriyet’te domuzla ilgili yazılar yazdığımı, Yunanistan'la domuz üretimi konusunda Türkiye'nin ortak çalışabileceklerini söyledim, ilgiyle dinledi. Yunanlı, orada bana sanki bir hemşeri gibi geldi ne bileyim?
Biri, Amerika'ya ateş püskürüyordu. Amerika, tam bir emperyalistti.
Siz komünist misiniz? diye soracak oldum:
Hayır Hıristiyan demokratımı demez mi?
Amerika'yı sevmiyordu o kadar. Ortak Pazar’ın ağababası Almanya’ydı. Almanya da, Amerika'ya bağlı mı bağlı. Türkiye belki de Amerika yoluyla, Almanya'yı inandırıp, o yoldan Ortak Pazar’a girmeyi deneyecekti. Bunun da tutacağı kuşkuluydu.
İki günlük izlence boyunca, hiçbiri bir çay olsun söylemedi, öyle gelenekleri yoktu. Odalarda odacı, kapta da yoktu. Masaların üstü tamtakır. Bir masa, bir telefon yerlerde halı yok. Sigara tablası da yok...
Sigara içebilir miyim? diye sorduğumda, biri:
Hay hay, tabii, içebilirsiniz. Ama, burada sigara tablası yok, dedi. Dışarı çıktı. Bir çöp kovası getirdi:
Bu işinize yarar mı? diye sordu. Sigaramın küllerini çöp kovasına silkeledim!
Son olarak görüşeceğim, Türkiye Ortak Pazar Elçiliği'ne geldiğimde, Pulat Tacar:
Ne içersiniz? diye sordu, Çay mı, kahve mi?