İclâl Işık’ın kim olduğunu bulamadım. Onun, yıllar, yıllar önce yazdığı “Atatürk ve Çarşaf” başlıklı bir yazısını okudum “Yerli ve Yabancı 80 İmza Atatürk'ü Anlatıyor" adlı kitapta. Yazı ilginç geldi. Hani, "Atatürk kadınların çarşafına karışmamıştır" diyenlere de bir çeşit yanıttı yazıda anlatılanlar. Şöyle diyordu İclal Işık yazısında: (Bazı sözcüklerin Türkçelerini ayraç arasında ben yazdım).
“25-30 sene kadar evveldi. Ölmez Ata'nın yaptığı inkılaplar birbirini kovalıyordu. Kendisi milletin başında muasır medeniyetin icaplarını millete inandırarak kabul ettirmek için bizzat örnekler veriyor, didiniyor, uğraşıyordu. Senelerce dört duvar arasında mahsur (kapalı) kalmış iki kişilik bir meclise girerken ayakları birbirine dolaşan, süklüm püklüm bir köşeye büzülen, kendine güvensiz bir ürkeklik içindeki Türk kadınını cemiyet hayatına alıştırmak için pişdarlık (öncülük) ediyor, ta Diyarbakırlarda şerefine tertibedilen toplantılarda en ufak bir memurun bile ailesiyle hazır bulunmasını istiyordu. Bir tahrirat kâtibinin kızını dansa kaldırıyor, bunda hiçbir fenalık olmadığını onlara göstermeye çalışıyordu.
Bu arada İstanbul'da çok sevdiği bir generalin kızının düğününün Dolmabahçe Sarayı'nda yapılması kararlaştırılmıştı. Taraflar ailelerini yakinen tanıdığım için davetliler arasında ben de bulunuyordum. Düğünün bütün hususiyet ve heyecanı, Atatürk'ün evsahipliği vazifesini üzerlerine almış olmasında idi. Eminim ki bütün davetliler, hatta evlenecek gelin-güvey bile ona yakın olmak heyecanını günlerce evvel her şeyin üstünde tuttular. Güzel bir sonbahar gecesi Dolmabahçe Sarayı’nın muayede salonu seçkin davetlilerle dolmuştu. Atatürk, o muazzam avizenin etrafına saçtığı aydınlıktan daha nurlu ve göz kamaştırıcı idi. Davetliler arasında çok muhterem ve yaşlı bir hanımefendi vardı. Bu hanımefendi de Atatürk'ün meclûbu (tutkunu) idi, fakat ağır siyah tuvaletinin üstüne bir siyah örtüyü başına takmadan edememişti.
Mevcut bulundukları her yerde olduğu gibi burada da zamanın nasıl geçtiği bilinmedi. Saat 4 sularında kendilerinin ayağa kalkmasıyla hazirun (bulunanlar) da arkalarından yürümeye başladık. Salondan çıkış kapısına gelindiği zaman, arkalarına döndüler. O yaşlı hanım siyah başörtüsü ile yanlarında idi. Derhal nazarları (bakışları) siyah başörtüsüne ilişiverdi ve kendilerine has (özgü) bir vekar (ağırlık) ve centilmenlikle hanımın yanına yaklaştılar ve
Müsaadenizle, diye örtüyü başından sıyırıp yanlarında bulunan bir zata, ‘Bu örtüleri artık görmek istemiyorum' diyerek uzattılar ve örtünün altından çıkan kır saçların güzelliğini medhederek, ‘Bu güzel saçlar kapatılır mı hiç?’ diye onları eğilip öptüler. Hanımefendi de gözleri yaşararak eğilip müteaddid defalar (birkaç kez) Büyük Ata’nın ellerini öpmek için ellerine sarıldı ve saçlarını örtüler altında kapatmamaya söz verdiler.
Adım başında rastgeldiğim umacı kılıklı çarşaflıları gördükçe hep bu zandan müsafaha (içten dostluk) ve irşad (uyan) sahnesini hatırlar ve acaba o altınbaşlı, kartal bakışlı büyük insanın ruhu muazzep oluyor mu (acı duyuyor mu) diye hayıflar (üzülür) ve gözyaşlarımı tutamam."
İclal Işık, bugünleri görse ne derdi acaba? Atatürk'ün ölüm yıldönümü 10 Kasım'da, Nakşibendi Şeyhi Mehmet Zahit Kotku "mahsus" anılıyor. Hacı TÖ'nün anasının, şeyhin ayak ucuna gömülmesi için Kenan Bey'in kararname onayladığı olay; Kenan Bey, nasıl Atatürkçülükten söz edebilir? Nadir Nadi, “Ben Atatürkçü Değilim" diye boşuna demedi.
Bu 10 Kasımlar nasıl mı geçti? Okullarda kimi din dersi öğretmenleri, idare ile anlaşıp rapor alma gereğini duymaksızın 10 Kasım toplantılarına katılmadılar. 12 Eylül'ün getirdiği böyle ilginç şeyler var; öğretmenler, böyle günlerde tutulan tutunakları imzalamak durumundalar. Onlar, pazartesi günü (dün) tören tutanağını imzaladılar. 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı'nda da böyle oldu. Törenlere katılmayanlar, sonra gelip törene katılmış gibi tören tutanağını imzaladılar, katılmış sayıldılar. Nedense o gün, kimi okullarda, tören sırasında bozuk mikrofonlar kullanıldı, öğrenci konuşup şiir okurken birden kesiliveriyor mikrofon. Sağlam mikrofon yok mu? Olmaz olur mu? öğrenci şiir okurken ses kesilecek, çocuk ağzı açık, sesi çıkmaz bir biçimde kalacak ki komik olsun! Atatürk'ü anma toplantısı ya da Cumhuriyet Bayramı töreni gülmeceye dönüşsün!
Öğretmen, Atatürk'ün kılık, giysi devrimlerini anlatıyor. Biri şöyle diyor:
Atatürk uzaya füze attı da anamızın başörtüsüne mı takıldı?
Ankara'da, Cumhuriyet Bayramı törenlerine, bin kişilik okullardan üç yüz kişi katıldı, katılmadı. 10 Kasımlar daha da garip geçti. ‘‘Anıtgömüt’teki beylik tören nasıl da göstermelikti? Hacı TÖ, Anıtgömüt töreninden sonra uçağa bindiği gibi yöneticileri Anıtgömüt’e uğramayan İran'a uçtu. Çünkü George Bush, öyle mi istemişti.
Anayasa Mahkemesi Başkanvekili Yekta Güngör Özden, 10 Kasım akşamı sanat kurumunda yaptığı konuşmada, özetle şunları söyledi:
"... Biraz düşünelim, saldırılar niye oluyor? Saldırılar, bizi güçsüz, kimsesiz, yalnız bulduğu için oluyor. Saldırılar, kimi kamusal yetkili ve güçlülerin göz kırpmalarından, tebessümlerinden ve açık desteklerinden oluyor. Bu gerçekleri söylemek günah değildir. Büstünü korumakla, heykelini dikmekle, ulusal günlerde Anıtkabir'deki özel defterine övgülü sözler yazmakla Atatürkçü olunsaydı, bugünkü Atatürk düşmanları bu ölçüde cüret gösteremezlerdi... Bahriye Hanım'ın başına gelenler benim başıma gelir mi bilmem, ama 10 Kasımları camilerde buluşmamak için, baş başa, el efe, omuz omuza vererek kutlamak zorundayız... Eğer Atatürk olmasaydı hangi minarede ezan okuyacaklar, hangi camide namaz kılacaklardı? Eğer Atatürk olmasaydı Mescid-i Aksa'da namaz kılamayan, kapısına yaklaşamayan Kudüslüler gibi hangi yabancı çizmenin altında inim inim inleyeceklerdi?”
Sanat Kurumu’nda Yekta Güngör Özden’i, M. Rauf İnan’ı, Rezzan Taşçıoğlu'nu dinledim. Sanat Kurumu’nda bayanlar çoğunlukta, erkekler azlıktılar. Bu iyi. Bir de gençler pek yok gibiydi, bu kötü. Köy Enstitülü Ali Yılmaz'la ressam Kayıhan Keskinok'un dikkatini çekmiş bu. Sanat Kurumu yöneticilerinden İmren Erşen'e söylediler bu eleştirilerini...
13 Kasım 1991, Cumhuriyet