Sendikacı Demirhan Tuncay'la Cumhuriyet bürosunda konuştuk. “Ankara Notları’’nın titiz bir okuruydu. CHP’de işçi kurullarında çalışmış, 12 Eylül'den sonra gözaltına alınıp tutuklanmıştı. DİSK’li olduğu için gelmişti bunlar başına. Ama asıl anlatmak, tarihe bırakmak istediği, İsmet Paşa'yla, Ecevit’le ilgili anılardı. Konuşmasına şöyle başladı:
1972'de CHP kurultayının yaklaştığı günlerdeki; ben, bazı sendika yöneticisi arkadaşlarım o zaman CHP Genel Merkezi'nde, İşçi komitesinde görevliydik. Abdullah Baştürk (Genel-İş), Nusret Aydın (Oleyis), ben. Demirhan Tuncay (Besin-İş) sendikaları başkanlarıydık. Rafet Altın da Yol-İş’in genel sekreteriydi.
12 Mart'tan sonra bizim için önemli olay, Bülent Ecevit’in CHP Genel Sekreterliği'nden istifası olayıydı. CHP kurultayı yaklaşıyordu. Liderlik savaşımı vardı. İsmet Paşa çok yaşlanmıştı, sağlığı çok bozuktu. Zaten bize göre -içyüzünü de biliyoruz- o tarihe dek çevrenin zorlamasıyla İsmet Paşa partinin başında kalmıştı. Çünkü bir defasında çok iyi anımsıyorum, evindeki bir özel toplantıda Paşa rahmetli şöyle demişti:
Bu doğa yasası! “Artık benim çalışmama olanak yok. Benden hizmet bekleyemezsiniz, bana izin verin, köşeme çekileyim!" diyorum, “Aman, dur gitme!” diyorlar. Yakama sarılıyorlar. Ve bir ciddi olay olduğu zaman da "Eee, partiyi ben yöneteceksem, kendi anlayışıma, görüşüme göre yönetirim" diyorum ve olay karşısında bir davranış takınıyorum. "İşte bunadı ne olacak. Başka ne beklenir?" diyorlar. Üç beş gün sonra tonu aydınlığa çıkınca davranışımın değeri anlaşılıyor, o zaman da şöyle diyorlar “Canım hiç bizim Paşamız yaşa yatar mı? Kafasında kırk tilki dolaşır da birinin kuyruğu birine değmez!” Parti içerisinden gördüğüm bu tatsız eleştirileri, iftiraları, horlanmayı rakiplerimiz, karşıtlarımız yapmıyor...
Böyle sızlanmıştı rahmetli Paşa. Yani, bu olaya da tanık oldum. Gerçekten de öyleydi. Paşa da yaşlanmıştı artık iyice, sağlığı da bozulmuştu. Bir de liderlik kavgası var. Ama orta yerde görünen lider adayı olarak bir Ecevit vardı. Onun karşısında ciddi olarak etkinliği olan bir lider de o günlerde, bize göre yoktu. Peki, kurultayda ne yapacaktık? Ecevit hakkında da yoğun bir propaganda vardı, Ecevit’i suçlayan bir propaganda. Bir de fısıltı gazetesi dediğimiz halk arasında yayılan dedikodular. Ecevit suçlanıyordu; “Komünist". “Vatan haini", “Memleketi sağar" deniyordu. “O yüzden Paşa'yla arası açıldı” deniyordu, falan. .. işte bu ortamda biz dedik ki; "Bizler işçi komitesinin yetkilileriyiz, görevlileriyiz. Gerçi ‘işçi komitesi'nin yetkisinin ne olduğu ayrı bir konu... Ama sonuç olarak parti üst kademesiyle çok yakın ilişkiler kurabilen, düşündüklerimizi, derdimizi oraya aktarabilen insanlardık. Eh, gidelim, İsmet Paşa'yla görüşelim. Ne diyor? Yakınması neymiş Ecevit’ten onu öğrenelim. Kurultayda yanlış yapmayalım, bizim de tarihsel bir görevimiz var; bizim kurultayda oldukça geniş bir etkileme gücümüz var. Biz yanlış yaparsak, çevremizi de yanlışa götüreceğiz. Onun için gidelim, görüşelim” dedik. Rahmetli Paşa'dan randevu istedik. Bize randevu verdiler, evine gittik. Kendisine anlattık durumu: “Biz yanlış yapmak istemiyoruz. Sayın Ecevit’le anlaşmazlığınız nedir? Şikâyetiniz nedir? Birçok söylenti var, ne doğru, ne yanlıştır? Bunu ayırmak güçleşti. Sizden dinlemek istiyoruz...”
Dedikoduları da anlattık kısmen, basındaki, halk arasındaki dedikoduyu da. Rahmetli İsmet Paşa bize şöyle dedi:
Çocuklar bunlar laf-ı güzaf. Boş şey bunlar, yakışıksız. Benim Ecevit’le tek ihtilafım var; bir partinin genel sekreteri ciddi bir konuda genel başkanıyla görüş ayrılığına düşerse -ki olabilir, otururlar, tartışırlar konuyu- bu tartışma sonunda ya genel sekreter ikna olur ya genel sekreter genel başkanı ikna eder, genel başkan ikna olur, sorun ortadan kalkar. Taraflar ikna olmayabilirler, o zaman da genel sekretere istifa etmek düşer. Bu da onun hakkıdır. Onun da çalışmaya devamı istenemez. Kırılınmaz, gücenilmez de buna. Ama ben, genel sekreterin istifasını radyodan, basından öğrendim. Bu olacak şey değil. Bir partinin genel başkanı, genel sekreterinin istifasını radyodan, basından öğrenemez! Bu insanın güvenilirliği kalmaz. Bana göre Ecevit'in güvenilirliği yok. Bu arkadaşa parti teslim edilemez! Bu arkadaşa ülke teslim edilemez! Devleti yönetmeye aday Ecevit, bunu yapan insana güvenilmez! Efendim, şikâyetim bu Ecevit’ten. Ne komünistliği ne hainliği ne şunu ne bunu. Bunlar kötü şeyler, kötü yakıştırmalar. Üzülüyorum bunlara. Benim böyle bir sıkıntım yok. Tek konu, Ecevit 12 Mart muhtırası karşısında hiç bana danışmadan, benimle tartışmadan, "Ben genel başkanla görüş ayrılığına düştüm” dedi; istifasını da radyodan, basından öğrendim!
İsmet Paşa'nın evinden çıktık, Bülent Bey'den randevu istedik. Sanıyorum aynı gündü, sıcağı sıcağına Bülent Bey'e gittik; Meclis'te görüştük...
*
“Seçim sisteminin oyunları" ile ilgili olarak, 9 Ankara Notları yazdım, “Uyanın hoooyyy” başlıklı olan ikinci yazıyı şöyle bitirmiştim:
"DSP'ye verilecek oyların yüzde 60-65'i havaya gidiyor, sağduyulu Türk seçmeni bunun sorumluluğunu nasıl alabilecek?
Bağırmak geçiyor içimden: Uyanın heeeyyy!"
“DSP’nin koalisyon olma şansı hiç yoktur. Seçim yasası küçük partilerin önünü acımasız biçimde tıkamıştır. Bölge barajı denen olay, tüm gayri insaniliğiyle DSP’nin önüne dikilmektedir. DSP'ye beklenen üç, üçbuçuk, dört milyon dolayında oyun sadece bir milyonu işe yaramaktadır.
Gerisi SHP’ye 70-100 milletvekiline patlayacak yitik oylar olmak zorundadır..."
Aynı yazıda bunlar da vardı. DSP’lilerden Orhan Birgit telefon etti, beni gazeteye şikâyet ettiğini söyledi. Doğruları yazmıştım!
DSP, SHP’nin 1. parti olmasını önledi...
DYP birinci parti oldu, tahminler arasında bu da var. SHP ikinci olmadı, onda yanıldım. Refah’ın daha çok çıkaracağını söylemiştim; tahminimden de çok çıkardı. ANAP 12 Eylül'ün partisi ağırlığını bir yerde korudu; ama, Hacı TÖ'nün seçim oyunu ters döndü. Asıl cümbüş şimdi başlıyor; Süleyman Bey'le Hacı TÖ'nün kavgasını izleyeceğiz. Bakalım, kim kimin hakkından gelecek?
DSP bundan böyle artık birleşmeye de yanaşmayacaktır. Ne demiş ozan?
"Ne kendi eyledi rahat, ne halka verdi huzur / Yıkıldı gitti cihandan, dayansın ehli kubur!"
22 Ekim 1991, Cumhuriyet