DİSK yöneticisi, Gıda-İş Sendikası Başkanı Demirhan Tuncay'ın anlattıklarının sonuna geldim. Bir görüşmemizde Demirhan Tuncay, Metris Askeri Cezaevi'nden dışarı çıkarabildiği mektup örneklerini, anılarını, "işkence” dilekçesini birlikte getirmişti. Her biri yazılmamış, ilginç şeylerdi. Demirhan Tuncay’ın getirip bana verdikleri arasında CHP Genel Başkanı İsmet İnönü'nün 5 Mayıs 1972'de toplanan 5. olağanüstü kurultayda yaptığı konuşma da vardı. Paşa, o konuşmasından sonra CHP Genel Başkanlığı’ndan ayrılacak, genel başkanlığa Bülent Ecevit seçilecektir. Paşanın burada yaptığı konuşma Ecevit'le onun yandaşlarından "hizip"ten yakınmayla doludur. Paşa, konuşmasının çeşitli yerlerinde özetle şöyle demektedir:
“Burada, bu davranışa itiraz sebebimi bir defa daha anlatayım. CHP'li her üye için dolaşmak, parti ilkeleri içinde demeçler vermek, parti içi toplantılarda bulunmak, bu ilkeleri her yerde savunmak benim gözümde bir haktan ileridir. Bir görevdir. Ancak resmi sıfatı bulunmayan hiç kimse parti teşkilatına kumanda etmeye kalkışamaz...
Ecevit'in bu faaliyet devri, istifa ettiği halde, partiyi bizzat idare etmek arzusu şeklindedir...
Genel başkanın, parti teşkilatını ve Meclis gruplarını ahenk içinde çalıştırmak gibi 40 yıldan beri tecrübe edilmiş bir vazife anlayışı tamamıyla hükümsüz bırakılmış; Meclis içinde ve dışında parti beraberliği, vatandaş gözünde değersiz ilan edilmiştir.
Parti içinde bir görevden istifa ettikten sonra istifa etmemiş gibi o partiyi idareye özenmek de, tabii tedbirine tevessül olunmazsa, er geç bir karışıklığa sebep olacağından şüphe edilmemelidir.
Cumhuriyet Halk Partisi’ni, bir parti meclisinin hizip çoğunluğu elinde hem teşkilata hem Meclis gruplarına hâkim duruma getirmek isteyen bir idare tarzı ile ciddi ihtilafım vardır. Bu vaziyetten parti behemehal kurtarılmalıdır...”
İsmet Paşa'nın "hizipçilik” üzerine uyarıları boşa gitmiş, sekiz yıl sonra ülke, 12 Eylül'e sürüklenmiştir. Paşa, konuşmasının sonlarına doğru sanki bunun da haberini vermektedir.
Darbelere varan olayların da demokratik rejimin geçirdiği gelişme evreleri sayılması gerektiğini belirten İsmet Paşa, "Ancak bunların dersi de alınmalıdır" dedikten sonra konuşmasını şöyle sürdürür:
"Gene bunun gibi demokratik rejimden ayrı düşen bir idarenin bir türlü değişmesinin bir de ruhi sebebi vardır. İktidarda bulunanlar, marifetli tertipler veya usullerle ya da marifetli seçimlerle iktidarda kalırlarsa, artık bir daha iktidardan ayrılmaktan ürker hale gelirler ve bu ürküntülerinden, bir ihtilale kadar kurtulamazlar..."
İsmet Paşa'nın bundan 19 yıl önce bir darbenin (12 Mart darbesinin) külleri soğumadan söyledikleri bunlar. Düşünüyorum, 12 Eylül darbesinin de affında hizipçilikler, uyuşmazlıklar, bağdaşmazlıklar yok mudur diye. O zamanın CHP’sinin yerine, şimdi SHP'yi, o zamanki Ecevit'in yerine, şimdiki Deniz Baykal'ı koyabilirsiniz. Ecevit'le Baykal, hizipler içinde birlikte geldiler 12 Eylül'lere. Neden selamlaşmıyorlar?
20 Ekim 1991’i bir çeşit "bayram" saydım. Emre Kongar, Star1’de "Kırmızı Koltuk"ta konuşmasında benzerini söylemiş. Kutlarım Kongar'ı!..
12 Eylül öncesinde CHP ile AP, yani Demirel'le Ecevit anlaşabilselerdi, 12 Eylül’ler olur muydu olmaz mıydı? Şimdi Demirel’le Erdal İnönü'nün anlaşmaları, bir demokratik ortak yönetim kurabilmeleri olanağı doğmuştur. "İkinci Genel Merkez”de oluşturulan "hizip" hırsları, hevesleri uğruna, bunu yok etmeye kimin ne hakkı vardır? Bu yurttaşlara, sosyal demokratlara "işkence" değil de nedir?
* * *
Sendikacı Demirhan Tuncay, gözaltında tutulduğu sırada, uğradığı işkenceleri bir dilekçeyle 3 No'lu Askeri Mahkeme Başkanı'na bildirdi. Sorguculara verdiği ifadeleri kabul etmedi. Nasıl gelip teslim olduğunu anlattıktan sonra bir yerde şöyle diyordu:
"29 Ekim 1980 günü akşam Davutpaşa Kışlası'na getirildim. Koğuşa eşyalarımızı bıraktırdılar. Ve sorguya götürüleceğimizi bildirerek koğuştan çıkarıldık. Gözlerimiz bağlandı. Birbirimize tutunarak yürütüldük. O andan itibaren küfür ve hakaret başladı. Bana vurmak isteyen birisine, "O yaşlı adama vurma!" diye bir görevli uyarıda bulundu. Biraz sonra yine de arkamdan sırtıma vuruldu.
Bu şartlar altında arabaya bindirildim. Kısa bir yolculuktan sonra kışla içinde, sonradan "otağ-ı hümayun" veya "cami" diye adlandırıldığını öğrendiğim yere getirildim.
Hüküm infaz edileceğini, helallaşmamızı söylediler. Uzun süre duvara dayalı olarak beklettiler. Marşlar söylettiler. Hakaretler devam etti.
Bir görevli elimden tutarak götürdü ve bir sandalyeye oturttu. Seslerden geniş bir salonda olduğumu anladım. Aynı yerde birçok kişinin ifadesi almıyor ve dövülenlerin feryatları yankılanıyordu...
Sorgudan gelenler arasında çok dövülmüş kişiler de vardı.
30 Ekim 1980 günü yine gözlerim bağlı olarak aynı yere götürüldüm. Marş söyletme ve hakaretler yine tekrarlandı. Defalarca "çök-kalk" yaptırıldı. Yere yığılıp kalacak hale geldim. Ben 54 yaşındayım.
Sorgu masasına götürüldüm. Salon çok gürültülü idi. Dayak sesleri, küfürler ve feryatlar yankılanıyordu. Sorguyu yapan görevli yine sigara ikram etti. İçinde bulunduğum şartlara göre çok nazik davranıyordu. Çay isteyip istemediğimi de sordu. Teşekkür ettim.
Sorular soruyordu. Verdiğim cevapları, çoğunlukla uygun şekilde dikte ettiriyordu. Bana göre yanlış veya eksik, yanlış anlayışa yol açacağını söylediğim kısımları bazen istemime uygun düzelterek yazdırıyor, bazen de "mühim değil" diye kendi anlayışına göre yazdırıyordu.
Sorgu saat 22.00'de bitti. İmzadan önce okumak için izin istedim. "Bana güvenmiyor musun?" denildi. Son sahifenin son paragrafını okumama ısrarım üzerine izin verdiler. Ancak 12 saatten beri gözüm bağlı kalmam ve ışıkların yetersizliği okumama imkân vermedi; imzalamak zorunda kaldım...
30 ekim tarihinden sonra ikinci defa 3 Aralık 1980 günü tekrar aynı sorgu yerine üst katta bir odaya götürüldüm.
Davutpaşa Kışlası'nda kaldığım süre içinde aşırı ölçüde dövülmüş insanlar gördüm.
Okumadan imzalamayı kabul etmeyenlerin günlerce aç, uykusuz sandalyede oturtulduklarını, ağızlarından dinledim... Bu ifadeleri kabul etmiyorum..."
Demirhan Tuncay'ın beş gün süren, günümüze ve geleceğe ışık tutacak, dersler çıkarmamıza olanak sağlayacak serüvenini burada bitiriyorum. Demirhan Tuncay'a teşekkürler ediyorum...
***
Düzeltme: 20 Ekim 1991 günü çıkan "Hanedan Öyküleri..." başlıklı "Ankara Notları"nda geçen Sultan Reşad'ın Şeyhûl-İslamı Musa Kâzım Efendi'nin Anayasa Mahkemesi eski başkalarından Orhan Onar'ın babası Musa Kâzım Bey’le ad benzerliği dışında bir ilgisi olmadığını öğrendim. Yazı çıktıktan sonra bu konuda beni uyaran Kâzım Yenice, yargıçlığı sırasında Keskin’de, asliye hukuk yargıcıdan İbrahim Çelik'in, Şeyhül-İslam Musa Kâzım Efendi’nin oğlu olduğunun söylendiğini bildirdi. Daha sonra Konya Barosu'ndan savunman İlhan Onar yazdığı mektupta, babası Musa Kâzım Efendi’nin Türkiye Cumhuriyeti'nin son "Şeriye Vekili" olduğunu, 1924’te Fethi Okyar kabinesinde görev aldığını açıkladı. Bu iki adın her zaman karıştırıldığını bildirdi.
Yanlışımı düzeltenlere teşekkür ederim.
Şeyhül-İslam Musa Kâzım Efendi'yi Anabrttanica'da buldum (1850-1920)... Tortum'da doğmuş, Edirne’de ölmüş. Erzurumlu İbrahim Efendi'nin oğlu. Şeyh Bedrettin’in "Varidat” adlı yapıtını Türkçeye o çevirmiş.
31 Ekim 1991, Cumhuriyet