Yazar Ömer Polat anlattı PKK fıkrasını, şöyle:
PKK, Güneydoğuda bir yerde, bir GMC'nin belli bir saatte, geçeceğini öğrenir; diyelim saat 11.00'de geçecektir GMC; gelgelelim bir türlü geçmez. Saat 12.00 olur, 13.00 olur, ı-ıh yok! Ellerinde tüfekleri, bombaları beklemekteler. Biri üzgün, mırıldanır:
Allah vere de başlarına bir kaza filan gelmiş olmaya!
İki yanda Ölenler de insan; ölene öldüren de acıyabilir; iş işten geçtikten sonra pişman olabilir!
Burada, Bekir Yıldız'ın bir sözünü anımsadım. Kaç yıl önceydi. Hollanda'da bir kentin geniş salonunda konuşmalar yapıyorduk. Söz dönüp dolaşıp Kürtlere geliyordu. Bekir Yıldız, Urfalıdır. Oradakilerden biri Bekir Yıldız'a eleştiri getirdi, sordu:
Sen Urfalısın, bizdensin. Kürtler sorununa neden bizim gibi yaklaşmıyorsun?
Bekir Yıldız, kızmıştı:
Ben senin gibi değilim, dedi. Ben Anadoluyum. Hem Kürdüm, hem Ermeniyim, hem Türküm, hem Sûryaniyim. Ben Anadoluyum. Sen bana böyle soru soramazsın!
Bekir Yıldız'ı kutlamıştım. Bekir Yıldız'ın bu yanıtı üzerine, hepimiz bir soluk almıştık.
İnsan Hakları Derneği’nde de Kürt kökenli arkadaşlar var; takılırız. Binali söylerdi, zaman zaman Kürtler kendi aralarında takılırlarmış; her halk içinde böyle espriler yaparlar; şöyle espriler: "Kürdün iyisi olmaz ama, bu Kürt Kürtten iyidir!” ya da "Hasıh kelâm, Kürt Müslüman değil vesselâm!.." Kamuran İnan bir gün, “Her şeyi kaldırsalar, kürdili hicazkarı kaldıramazlar!" demişti. Türkler için az şey mi söylenir, şakadan... Cumhuriyetin ilk yıllarında, Mustafa Kemal'in şoförü bir Kürt kökenliymiş. Tek araba var; Başbakan İsmet Paşa da, o arabaya biniyor zaman zaman. Şoföre soruyor
Kürdoğlu boş musun?
Boşum Paşam!
Haydi beni, filan yere bırakıver.
Yıllarca kardeş gibi yaşamış iki halkın çocukları, kanlı bıçaklı mı olacaklar? Kim getirtir, getirmek istiyor onları bu oyuna?
Giderek, işler milliyetçiliğe, ırkçılığa, şovenliğe mi dönüşüyor ne? Bu dünyadan insanca yaşayıp gitmek yok mu? Viyana'da, Hinthorozu Erdal Bey'e sormuşlar;
Söyleyin yalan mı? Siz Güneydoğu'da insanlara b.. yedirmediniz mi?
Kontrgerillanın işlediği cinayetlere seyirci kalmadınız mı?
Hinthorozu, bunların yanıtlarını vermesine vermiştir ama, ANAP iktidarının politikalarının yanlışları da, işi buralara getirmedi mi? Cinayetleri işleyenler, hemen yakalansa, insan haklarına aykırı davranışta bulunanlar hemen yakalanıp cezalarını görseler, barış içinde yaşama kolaylaşmaz mıydı?
Düşmanlıkları hiçbir zaman usum almadı...
Karadeniz fıkralarını uyduranların Lazlar olduğunu duyardım; böyle şakacı halk görmedim! Gülmesini bilmeyen sevgiyi de bilmez. Gültekin Gazioğlu'nun oğlu Önder, Tandoğan da Kubilay Sokakta. "Ulaşcan" adında bir kitap pazarlama yeri açmış. Kutlamaya gittim. Gültekin Gazioğlu'nun kardeşi Kahraman Gazioğlu'yla söyleşiyorduk; konu Kürtlerden, Lazlardan açıldı. Kahraman Bey, gülerek şöyle dedi:
Karadeniz'de de "LAKO" adında bir örgüt kurulmuşl
LAKO mu, o ne demek?
Laz Kurtuluş Ordusu! (Bunlar şaka ha!).
İnsan Hakları Komisyonu eski başkanı Karadenizli Eyüp Aşık, Güneydoğu gezisinden dönüşte, orada gördüklerini anlatmış arkadaşlarına, şöyle demiş:
Güneyde öyle baskı var ki, bunun yansı bize yapılsa, şimdi bağımsız devlettik! (O da çok şakacıymış).
Beş ayı geçti yazı yazmayalı Cumhuriyet'e. Bu ilk yazım aylar sonra. Beş ayda neler yaptığımı okurlara anlatmak isterdim. Almanya'ya, Kıbrıs'a gittim çağrılı olarak. Almanya’da, Frankfurt'ta, Aydın Engin karşıladı, şöyle dedi:
Mustafa Abi, buralarda yitmeye filan kalkma, yazacak yerin de yok artık!
Bir sokakta yitemeyecektim, yazacak yerim yok, diye, öyle dokundu ki! Bu beş ay içinde, Çağdaş Gazeteciler Derneği Bursa Şubesi'nin yayımladığı "Bursa-Çağdaş” dergisine iki yazı yazdım. Bir de "Avni” gülmece dergisine, Sennur Sezer’in isteği üzerine bir yazı. “Sabah” gazetesinden, ÇGD üyesi İzzet Kezer'in Cizre'de öldürülmesini protesto etmek için, 24 mart salı günü Anıtkabir’e, oradan Başbakanlığa yürüdük. Anıtkabir'de, saygı duruşundan sonra, ÇGD Genel Başkanı olarak özel deflere, duygularımı, düşüncelerimi yazıyordum. Yazı uzamıştı. Yazarken bekleşen arkadaşlardan biri, şöyle demiş:
Mustafa Abi'nin yazacak yeri yok ya, onun için özel deftere böyle uzun yazıyor!
Cumhuriyet’ten, okurlardan ayrı kalmak, evlat acısı gibi koydu. Yeniden başlarken, "Nerede Kalmıştık?" diye bir yazı yazmayı düşündüm. 5 Kasım 1991 Salı günü hazırlayıp, gazeteye vermediğim, “30 Yıl önce!” başlıklı yazıyı, bu kez yayımlamak isterdim. O yazıda, Nadir Nadi'yi anmış, onun 4 kasım pazartesi günü “30 Yıl önce Cumhuriyet” köşesinde çıkan yazısından alıntılar yapmıştım. Anlayacağınız, "Ankara Notları"nı, Nadir Nadi ustamıza yazdırmıştım. Seçimler bitmiş ama, hükümet daha oluşmamıştı. 1961'dekine benzer bir durum vardı. İşte, 5 kasımda hazırlayıp, tam İstanbul'a geçecekken, geri çektiğim "Ankara Notları” buydu. Aradan beş ay geçti, konu hâlâ güncelliğini koruyor. Nadir Nadi'nin otuz yıl önce yazdıkları, alınacak dersler taptaze duruyor. 1971'de gazetesinden uzaklaştırılan Nadir Nadi de bir yıl sonra, okurların direnişi üzerine dönmüş. Biz beş ayda, yine de erken yuvaya dönmüş sayılabiliriz. Yeniden kavuşurken Cumhuriyet'i Cumhuriyet yapan okurlara selam olsun!
14 Nisan 1992, Cumhuriyet