Pazar günü, mektubunun bir bölümünü yayımladığım, öğretmen Selahattin Şimşek, TCY’nin 125. maddesinden ölüm cezasına hükümlü; 13 yıldır cezaevinde, halen Bursa'da yatıyor. Şimşek, 1954 yılında, Diyarbakır'ın Çermik ilçesinin Kalecik köyünde doğdu. 25 yaşında, PKK’lı olduğu savıyla Diyarbakır’da yargılanıp ölüm cezasına çarptırıldı Selahattin Şimşek. Anayasa Mahkemesi'nin 125. maddeyi "şartla salıverme" kapsamı dışında bırakmasını eleştirerek mektubunda daha sonra şöyle diyor:
"125. maddenin 'şartla salıverme' kapsamı dışında tutulmasının gerekçesi henüz yayımlanmadı. Ama basına yansıdığı kadarıyla, 'maddede yer alan eylemin bir suç organizasyonu şeklinde sürmesi' biçiminde bir gerekçeye dayandırılmıştır. Böyle bir gerekçede hukukun temel prensiplerinden biri olan ‘suçun şahsiliği' ilkesine aykırılığı tartışma götürmez açıklıktadır. Bazı eylemlerin bugün görülüyor olması 13-14 yıl önce yakalanıp yargılanmış insanların durumunu neden ilgilendirsin?
Şu anda PKK ile ilişkisi bulunmayan, başka bir deyişle geçmişte var olan, ama günümüzde varlığı hissedilmeyen, duyulmayan diğer Kürt örgütlerinden (Tekoşin-KUK, Kawa, Rızgari vb.) yargılanıp TCK'nın 125. maddesinden ceza almış olan insanlar, bugün devam eden PKK’nın eylemlerinden nasıl sorumlu tutulabilir ki? Çünkü, 125. maddeden ceza alanlar yalnızca PKK'lılar değil, diğer Kürt Örgütlerinden olanlar da var!
Adalet kapısı olması gereken ve devletin en yetkili mahkemesi bu dönemde böylesi adaletsizlik yapabiliyorsa, askeri darbenin o hukuksuz ortamında yargılama yapmış askeri mahkemelerin 125. maddeden yargıladıkları insanlara yaptıkları adaletsizliklerin boyutunu varın siz düşünün artık!..
125. maddeden yargılanmış bulunan söz konusu insanların sayısı da öyle söylendiği gibi yüzlerce değil, en fazla 170 kadar. Bu insanlar en kötü koşullarda 13-14 yıldır içeride tutuluyorlar da ne oldu, kime ne kazandırmış? Olaylar mı durdu, ekonomi mi düzeldi? Kürt ve Kürdistan tartışmaları mı durdu, ne oldu sahi? Hiç! Anayasa Mahkemesi'nin adaletsizliği vahşi duyguların tatmini uğruna yapılmış görünüyor.
Hukukta çifte standart olmaz. Anayasa Mahkemesi'nin kararı çifte standart örneğidir Bu olay karşısında duyarsız kalmak yalnızca Anayasa Mahkemesi'nin değil, bir bütün olarak TBMM çatısı altında bulunan tüm milletvekillerinin, hükümetin, tüm hukukçuların ve kendisine insanım diyen herkesin (,...)dır. Bunun altında kalmak istemeyen herkesi bu konuda gerekeni yapmaya, her şeyden önce, bir insan olarak davet ediyorum.
Sn. Ekmekçi, Anayasa Mahkemesi'nin 31.3.1992 tarihinde 125. madde ile ilgili kararının açıklanmasından sonra köşenizde konuya mutlaka değineceğinizi umdum, ama bu umudum henüz gerçekleşmedi Sevgilerimle
Selahattin Şimşek ”
Anayasa Mahkemesi'nin kararı açıklandığı sıralarda. Cumhuriyet’e henüz dönmüş değildim. Ancak olayın arkasındaydım. Anayasa Mahkemesi'nin bu konu ile ilgili raportörü Alpaslan Nazlıoğlu, Anayasa Mahkemesi kararının aksine, 125. maddeden hüküm giyenlerin de "şartla salıverme"den yararlanmaları gerektiği yolunda görüş bildirmişti raporunda. Anayasa Mahkemesi kurulunda dört kişi karşı oy kullandı çoğunluk kararına. 7 mayısta Cumhuriyet’e dönecek olan Uğur Mumcu, 3 nisan günlü Milliyet'te. "Eşitlik' başlıklı yazısında bir yerde şöyle diyordu:
"...Ancak, 146. madde için eşitlik ilkesini var sayıp, aynı ilkenin 125. madde için yok sayılması çifte standart örneğidir. Hukukun üstünlüğü, işte bu koşullarda ve bu ortamda egemen olmalıdır. Hukuk, hukuk tanımayan cinayet örgütlerine karşı işlerse o zaman gerçekten üstün olur..."
Ölüm cezasına hükümlü Selahattin Şimşek de Uğur Mumcu da yerden göğe haklıdırlar. Raportör Alpaslan Nazlıoğlu da karşı oy kullanan Anayasa Mahkemesi üyeleri de haklıdırlar. Bunun doğruluğu ergeç anlaşılacaktır. Olayların şöyle ya da böyle gelişmesi Anayasa Mahkemesi’ni etkilememeliydi. Anayasa Mahkemesi bu yarayı almamalıydı. Bunu ancak, bir "genel bağışlama" temizleyebilecektir. Bu, SHP'nin seçim öncesi izlencesinde vardı, ancak hükümet izlencesine girmedi. Şimdi düşünmenin zamanıdır.
* * *
1963 yılında, Amerika gezisinde, "Zenci yürüyüşu’ne katılmıştım. Tüm sanatçılar, ünlüler oradaydılar. Orada ezilen zencilerin sorunlarını yakından yaşamıştım. "İnsancıllık", "toplumsal adalet" konuşmaları lafta kalıyordu. Bir Amerikalı bayan arkadaşım, sordu:
Sizde zenci var mı?
Yok, bizde zenci yok!
Peki, Kürtler var, onlar neci oluyor?
O zaman, işin ayırımında değildim. Sonradan ayıldım. İşin içyüzüne bakınca, Türkiye'de yalnız Kürtlerin değil, yoksul Türklerin, köylülerin de Türkiye'nin "zencileri" olduğunu görecektim. Ezilen yalnız Kürtler değildi. Türkler de eziliyorlardı. Görünüşte, yasalar karşısında herkes eşitti. Yargı önünde de. Ama, gelin görün ki bunlar yasalarda, kitaplarda lafta, bir de rafta kalıyordu. Bunu yaşama geçirmek gerekiyordu. Zencilik karalıkta değildi; baksam, ben Kürtlerden ak değildim!
5 Mayıs 1992, Cumhuriyet