Naci Eren, Amasya’nın Taşova ilçesinin Uluköy bucağı belediye başkanıydı. Uluköy'ün eski adı Sonusa köyüydü. Naci Eren, yıllarca belediye başkanlığı yaptı. 1965 yılında TİP’ten milletvekili adayı oldu, 46 oy daha alsaydı, Urfa’dan seçilen Behice Boran’ın yerine Amasya'dan, “ulusal artık", eski deyimle "milli bakiye" yöntemiyle milletvekili seçilmiş olacaktı Naci Eren. Amasya yöresinin halk tabanındaki devrimci, demokrat öncülerindendi. 53 yaşında öldü kanserden. İki yıl acı çekti, ölümü, 1988yılı eylülünün 21'indeydi. Naci Eren'in ölümünü, yeğeni Gültekin Eren haber vermişti, ölümünden sonra. Naci Eren, Mülkbükü köyünde su deposunda yatarken yanındakilere şöyle demiş:
Ben ölüyorum, Ekmekçi’ye haber verin!
Amcası yatarken, başucunda olan Gültekin Eren'i gördüm, Sosyalist Birlik Partisi'nin gecesinde. Tanıştık; şöyle dedi:
Ben Gültekin Eren, size amcamın son sözlerini iletmiştim, anımsadınız mı?
Ben de sizi arıyordum, dedim, Naci Eren'in iletisini yazamadım, içime deri oldu. Bu, bir Cumhuriyet okurunun son isteğiydi, bunu yazmalıydım, yazamadım!
Torbalı’dan "Halil Efe" ölmüş; onu da Torbalı Belediye Başkanı Ertan Ünver haber verdi, Ankara'ya geldiğinde:
Çok üzülürsün, diye sana söylemedik! dedi. Halil Efe'yi Cumhuriyet okurları "Ankara Notları”ndan tanırlar. Halil Efe’nin cenaze töreni çok kalabalıktı, çok sayıda öğretmen gelmişti. Bunlar kuşkusuz Cumhuriyet okurlarıydı...
Halil Efe’yle Torbalı'da tanışmış. "Torbalı Gülmece Şenlikleri" dolayısıyla onun alaysımalarını (ironilerini) yazmıştım. "Arabacı Ramazan", kısa adıyla "Ermo”: “Halil Efe" Torbalı'nın gülmece gülleriydiler. Yazılarımı karıştırarak, "Halil Efe"yle ilgili 19 Eylül 1989'da yazdığım “Halil Efe'nin Serüvenleri" başlıklı "Ankara Notları"nı buldum. Şöyle:
"Halil Efe'nin öyküleri içinde ne ilginçleri var; Torbalı Belediye Başkanı Ertan Ünver anlatıyor Halil Efe’nin serüvenini:
Halil Efe’nin bir akrabası var; uzak da değil, annesinin dayısı filan oluyormuş galiba, profesör ve kalp cerrahı. Tabii sık sık ameliyat yapıyor, Halil Efe onun yardımcısı. İçeri alıyor hastayı, yardımcı oluyor.
Bakıyorum gözüne, diyor Halil Efe, gitti gidiyor, bu hasta kurtulmaz! Ama belki hoca-profesör itina ederse belki kurtulabilir. Yorgun Hoca, gece giriyor saat 12'de; sabah beşte, altıda ameliyat bitmiyor. Yirmi kişi, otuz kişi günde... Boyuna ameliyat ediyor (gazoz kapağı basıyormuş gibi anlatıyor), doktor değil, otomatik kapak basıcı. Tabii adam yoruluyor. Bir bakıyor, "Allaaah, yine yanlış yaptı" diyom içimden, hemşirenin yanında filan seslenilir mi? Seslenmiyom, bozmuyom; gece çekiliyo hoca dinlenmeye. Ben bakıyorum hastaya, kelebek! Kelebek, yani zekarette, uçtu uçuyo! Gözlerine bakıyom, gözleri gidiyo.
Halil Efe'nin adamı Osman Ekici soruyor işin burasında:
Efe, hasta gözlerini yukarı doğru kaldırıyo mu, şöööyle...
Ulen serseri, ilk baştan kaldırıyorduk onu, şimdi karşıdan bakıyoz. Kapalıyken anlıyoruz gözü.
Gözü kapalıyken nasıl anlıyonuz?
(Halil Efe gözlerini kapatıyor. Tırrıt. tırrrıtt yapıyor gözleri, öyle anlıyoruz. Ah işte böyle. Gözleri titriyormuş, oradan anlıyormuş.)
Hemen alıyom makası, tak tak tak açıveriyom, çıkarıyom o damarı, takıyom öbür tarafa, dikiyom... Tamam! Sabahleyin Hoca geliyo, şöyle diyom- Hocam, akşamki hatanızı düzelttim. Böyle böyle yaptım. Bazılarını anlıyo ha!
Nasıl anlar yav, diye karışıyor Osman, nasıl anlar?..
Yav, aceleden ayni delikten geçiremiyom iğneyi, pansumanda iki delik olunca anlıyo bazılarını... (Kahkahalar) Bir gün kendim söyledim, "Hoca, akşamki kelebekti, gece bir buçuktan sonra açtım kapattım, hallettim! Görüyon mu, soldaki damarı yanlış bağlamışsın!" dedim...
Allaaaaah, hakikaten Halil, elin dert görmesin!., dedi.
Osman Ekici, bir gün profesörü görüyor, soruyor
Hocam, Halil Efe'nin anlattıklarına ne dersin, diye. Hoca karşılık veriyor:
Ah be Osman, ben bu Halil Efe'yi yirmi, yirmi beş yıl önce niye almadım buraya yav? (Halil Efe artık Bucalı olmuştur). Buca'da "Halil lobisi” oluştu. Halil'in aleyhine konuşmak, "Abartıyor, atıyor kafadan" filan demek yasak!
Halil Efe, halk alaysımalarının, gülmecelerinin örneği. Başından geçen olaylar, bilinçaltında sanki, sayrıevlerinde yaşanmıyor mu? Sayrılar, ameliyatlı sayrılar, gecenin bir yarısından sonra sayrıevlerinde sayrıbakıcılara bırakılıp gidilmiyor mu?
Danıştay savcılarından Figen Er öldü 12 Kasım 1991 de. Gazeteye bir haftadır yazmıyordum. 13 Kasım 1991 'de saat 05.25'te not defterime şunları yazmışım:
"Çok sevdiğim arkadaşım, arkadaşımız Figen öldü dün; onu bugün toprağa vereceğiz. Aldoğan:
Figen için yazı yazamayacaksın! diye ağladı.
Yürüyüşten dönmüştüm sabah, Eylem;
Baba, sana kötü haberim var, dedi, ekledi: Figen Teyzeyi kaybettik! Salih Er telefon edip bildirmiş. Kaç ay oldu, sayrıydı; İbn-i Sina’da 'kanser' dediler, Amerika'ya götürüldü, orada 'Hayır, kanser değilmiş, böbrekleri çalışmıyor!' demişler. Orada diyalize girmiş. Türkiye'ye döndü, ciğerlerinden de rahatsızdı Figencik! Kimseyi istemiyordu, ben de gitmemiştim. Cumhuriyet’in durumu yürekler acısı, her gün eriyor...”
14.11.1991, saat 05.53 perşembe notları: “Dün Figen'i toprağa verdik. Maltepe Camisi nasıl da kalabalıktı. Cebeci Gömütlüğü de öyle. Nasıl da sevilen bir insanmış. Sevmedikleri de gelmiş; öyle olur zaten..."
Figen için gazetelerde ilanlar çıktı, dostlarının verdiği...
7 Mayıs 1992, Cumhuriyet