Kıbrıs’tan Esintiler: (2) Cıssss!

Kuzey Kıbrıs Cumhuriyetçi Türk Partisi Genel Başkanı Özker Özgür, arkadaşları Ferdi Sabit Soyer, Fadıl Çağda konuşuyorduk; yanımızda Başbakan Yardımcısı Hinthorozu Erdal Bey'in danışmanlarından, araştırmacı Hikmet Özdemir de var. Söyleşimizin konusu Kıbrıs! Hikmet Özdemir diyorki:
Kıbrıs dostları, diye bir grup oluşturalım; Kıbrıs sorunu ile ilgilenen insanlar, aydınlar biraraya gelsinler, çay içsinler, konuşsunlar...
Bir dernek mi? diye soruyorum. Hikmet Özdemir eleştiriyor beni.
Hayır, dernek filan değil, takmışsınız usunuzu derneklere; biz ev kadınları kadar olamıyoruz; ev kadınlarının günleri vardır; orada her şeyi konuşurlar; dolmalar, kısırlar yaparlar, hem yerler, hem konuşurlar. Bu günler hiç şaşmaz. Biz öyle bir şey yapmalıyız. Sizin köşeniz var, orada yazın; “Kıbrıs Dostları” bir araya gelsin!
CTP Genel Başkanı Özker Özgür’le arkadaşları Ankara'ya gelince, İnsan Hakları Derneği, "Kuzey Kıbrıs'ta Demokrasi ve İnsan Hakları" konulu bir toplantı düzenledi. Bunun için, Nevzat Helvacı, Türk-İş Genel Başkanlığı'na yazı yazdı, "Türk-İş" salonunun verilmesi için. Akın Birdal. Mustafa Başoğlu’yla, ben İHD İkinci Başkanı olduğum için Şevket Yılmazla konuştum. Şevket Yılmaz, işi yokuşa sürdü. Özker Özgür'ün konuşması için salonu vermek istemiyordu, anladım. Sözde, güvenlik sorunu vardı; Valilik yazı yazmış da, havaalanlarında olduğu gibi, giriş kapısına, silah olup olmadığını denetleyen araçlar yerleştirilmesini istemişmiş de, falan, filan fırt zırt! Şevket Yılmaz, bir ara şöyle dedi:
Kıbrıs konusuyla, İnsan Hakları Derneği'nin ne ilgisi varmış? Toplantıyı neden Dışişleri Bakanlığı düzenliyormuş?
Şevket Yılmaz'ı, 12 Eylüllerde çok iyi tanıdığım için çok konuşmadım. Sonunda, İHD Genel Yazmanı Akın Birdal, Ankara Sanat Tiyatrosu (AST) yöneticileriyle konuştu, toplantı orada gerçekleştirildi. Ben bir sunuş konuşması yaptım; 1989 yılında, Cumhuriyet'te çıkan, Özker Özgür’le ilgili; dört yazıdan bölümler aktardım. 1989'dan beri, Kuzey Kıbrıs'ta değişen olumlu hiçbir şey yoktu. Kıbrıs’ta demokrasi, insan hakları daha da kötüye gitmişti. Bunlar ise, Türkiye'de konuşulmuyor, yazılmıyordu. Kıbrıs konusu, “yasak”lar içindeydi; Polonezce’den gelen bir sözcükle "tabu'ydu. Türkçesiyle, "tekinsiz", "kutyasak"tı. Cinsel konular, "Kürt sorunu", "dinsel yasaklar", örneğin "domuz eti" bir ölçüde yazılıp çizilmiş, konuşulmuş, aşılmıştı.
Ancak Kıbrıs öyle duruyordu! Çocuklara yasak konduğu gibi, cıs! Hani sobaya yaklaşan çocuklara derler ya cıssss! AST'taki toplantıda, bir soru üzerine, Özker Özgür özetle şunları söyledi:
"-Sayın Ekmekçi de nakletti, biz 12 Eylül’den sonra, resmen vilayetleştiriliyoruz. Ve tabii, Kıbrıs Türk toplumunun nüfus yapısıyla, kimliğinin bozulması pahasına oluyor. Türkiye'den KKTC’ye gidiş gelişler artık pasaportla olmuyor ve Türkiye'den oraya sürekli bir nüfus akışı var; Kuzey Kıbrıs küçük bir yer; alanı belli. Bu nüfus akışı... İnsan olarak tabii onlara karşı bir şeyimiz yok; gariban insanlar; iş bulmak için, ekmek parası falan için geliyorlar, turist olarak geliyorlar. Adam, bir gemiye, feribota biniyor, Magusa limanında karaya çıkıyor, turist. Ama, Magusa'dan Lefkoşa'ya gidecek kadar parası yok. Geliyor, yerleşiyor. Dönmüyor. Ve, durum böyle! Ne olacak? Tabii, nüfus akışı sürdükçe sorunlar çıkıyor ortaya. İnanmayacaksınız, Lefkoşa'da Girme Kapısı diye bir yer var; tutsak pazarı gibi, işçi pazarı kurulur. Ve o işçi pazarında pazarlananlar buradan (Türkiye'den) giden insanlardır Sigortasız çalıştırılıyor bu insanlar. Neden bunu yapıyorlar? Ucuz işgücü ve günü geldiğinde de, tabii hemen yurttaşlık veriliyor; yani ucuz işgücü deposu, artı oy deposu! Bu, sorunlar yaratıyor. Ve günümüze kadar, 30 binden fazla Kıbrıslı Türk, bu sorunlardan ötürü terketmiştir Ada’yı. Yapı süratle değişiyor. Bugün Türkiye'den giden nüfusla, bizim yerli nüfus neredeyse yarı yarıya. 5-10 yıla varmaz, Kıbrıslı Türkleri parmakla göstereceksiniz. "İşte, onlar da Türk, biz de Türk" deniyorsa, bu ırkçı anlayış da doğru değil. Çünkü, ben gidiyorum o Girne Kapısı’ndaki işçi pazarına, anlamıyorum ne dediklerini. Arapça ve Kürtçe konuşuyorlar. Bu nüfus politikasını bu şekilde uygulayanlar bir de paniğe kapıldılar. "Aman, PKK örgütleniyor!" falan diye. İhbar aldılar, Kültlerin yerleşik olduğu bir köyü, olduğu gibi bir gecede gemiye bindirdiler, Türkiye'ye gönderdiler! Sürülerini de komşu köylere dağıttılar; "Alın sürülerini!'' dediler. Yahu kardeşim, sen bu insanları getirmişsin buraya, yurttaşlık vermişsin; Anayasan var! Yurttaş, böyle bir gecede, çoluk çocuğuyla birlikte, gemilere bindirilip yurtdışına gönderilebilir mi? Yurttan kovulabilir mi?
Bunlar nasıl yurttaş? Bu durumlar maalesef yaşanıyor. Ve eğer bu durum böyle devam ederse, Kıbrıs sorununa demokratik, karşılıklı kabul edilebilir bir çözüm bulmak mümkün olmayacak, on yıl sonra. Çünkü, o gelen insanlar Türkçe bilmez dediğim gibi, ya Arapça konuşur, ya Kürtçe konuşur. Kıbrıs sorununu nereden bilsin elin garibanı. O, ekmek parası peşinde. Bir anlaşma yapılsa bile, kendisine sorulsa Federasyonu benimsiyor musun, benimsemiyor musun?’ diye. 'Federasyon nedir?' diyecek.