Ahmed Arif’in “İçerde" şiiri şöyle:
“Haberin var mı taş duvar?/Demir kapı, kör pencere,/ Yastığım, ranzam, zincirim/Uğruna ölümlere gidip geldiğim,/Zulamdaki mahzun resim,/Haberin var mı?/Görüşmecim yeşil soğan göndermiş/Karanfil kokuyor cıgaram/Dağlarına bahar gelmiş memleketimin..."
Ahmed Arif’i, birinci ölüm yıldönümünde, Cebeci Gömütlüğü’ne anmaya gidiyoruz Şerafettin Elçi'yle. Yolda çiçek alacağız.
Ne alsak, dedi Şerafettin Elçi, karanfil mi alalım gül mü? Ahmed Arif, karanfili daha çok severdi. Haydi karanfil alalım, "Karanfil kokuyor cıgaram" diyor ya.
Görüşmecim yeşil soğan göndermiş, diyor! Kürt olduğuna göre soğanı da severdi belli.
Evet, pazarda hiçbir şeyi seçmez, soğanı seçermiş! "Bir soğanı seçerim!" derdi.
Ahmed Arif’in eşi Aynur Hanım, kalın doğranmış soğanları tabağında bir kenara ayırırmış. Aynur Hanım'ın annesi Sakine Hanım buna içerler, takılırmış:
İnşallah, soğanı kırarak yiyen bir Kürde düşersin! dermiş.
Gömütlükte, Ahmed Arif’in gömütüne birinci kapıdan giriliyor. Gazeteci Rafet Genç, Nimet Arzık, Tahsin Saraç'la bir aradalar Ahmed Arif’in gömüt taşının tam ortasında büyük bir boşluk var, bir yuvarlak. Gömüt taşında doğum ölüm günleri, aylan, yılları yok. Bu, ölümsüzlüğü simgeliyor. Gömüt taşı bazalt mermerinden, karaları Diyarbakır'dan getirilmiş, kale burçları gibi yapılmış. Gömüt taşının akı da geleneksel Güneydoğu gömüt taşları gibi, onları andırıyor Ortadaki yuvarlak, Ahmed Arif’in dünyaya bakış penceresi oluyor, evrenselliği simgeliyor.
Gömüt taşını, oğlu Filinta'yla ressam Mükremin Mungan böyle tasarlayıp, çizmişler...
Ahmed Arif, Nazım Hikmet’i çok sever, onu "Baba" diye anardı. Şiirlerini ezbere bilirdi. Ahmed Arif’in belleği gibi bellek görmedim. Bir akşam, bizim evde, ezbere Nazım Hikmet'in "Karanlıkta Kar Yağıyor" şiirini okumuştu. Banda almıştım. Ne iyi etmişim. Nazım bu şiiri 1937'de İspanya iç savaşı için yazmış. Şöyle başlar:
"Ne maveradan ses duymak;/ne satırların nescine koymak o 'anlaşılmaz şeyi',/ne bir kuyumcu merakıyla işlemek kafiyeyken güzel laf, ne derin kelâm,/çok şükür/hepsinin,/hepsinin üstündeyim bu akşam."
Nazım, bu şiirinde iç savaşta Madrid kapısında bekleyen nöbetçiyi anlatırken, bir yerde de şöyle der:
"Belki 'Plasa de Sol'da küçük bir dükkânın vardı, renkli İspanyol yemişleri satardın.
Belki hiçbir hünerin yoktu, belki gayet güzeldi sesin, belki felsefe talebesi, belki hukuk fakültesindensin.
Ve parçalandı üniversite mahallesinde bir İtalyan tankının tekerlekleri altında kitapların...”
Şiiri okuyup bitirdikten sonra Ahmed Arif, şöyle dedi:
"Şiir odur! Aralık 1937. Birisi bana bir defter gösterdi. On dakikada okudum. Sonra elimden aldı. 'Ne olur abi, dedim, bunu ben hemen şurada yazayım!', 'Hayır!' dedi. 'Ee, bana niye gösterdin?' dedim. Öğrenciydi üniversitede; çok üstüne düşeceğim bir adam da değildi; beni seven bir adamdı, belki benim de ona saygım vardı ama, demek ki güvenmedi, vermedi bana. Günlerce sana söyledim, ona söyledim. ‘Böyle bir şiir var!’ diye. Nazım'ın olduğunu biliyordum ama, aradım aradım bulamadım, yoktu öyle bir şey. Yayımlanmış belki ama, 1937, ben ilkokuldayım, çocuğum, üçüncü sınıfta mıyım, ikinci sınıfta mıyım neyim öyle bir şey, aşağı yukarı. Şiir, 'Projektör' diye Sabahattin Ali bir gazete çıkarmış, orada yayımlanmış. Bulmak imkânsız, ben bugün bile bulamam onu. Böyle bir sofraydı. İstanbul'dan bizim bir kardeş kuruluşumuz vardı, bir öğrenci derneği, oradan (cezaevine) çocuklar gelmişlerdi, burada bir dava vardı, 'Barışseverler' davası. Kore’ye asker gidiyordu, onu eleştirdiler, hapishaneleri doldurdular. Bir Osman Abi vardı:
Neden geliyorsun Osman Abi? dedim.
Bizimki, çeneden oğlum çeneden! dedi.
Ne yaptın? dedim. İzmir rıhtımında ağlamış adam, ‘Vah yavrular gidiyorlar!' demiş. (Gülüşmeler) Çenesini tutamamış! ‘Ben Kemalistim' dedi, içeri attılar. Suriyeliymiş adam!.."
Ahmed Arif’e, hep Nazım'ın bu şiirini okutmak isterler. O şöyle diyor:
Ben bunu böyle okudum. Hep diyorum ki, 'Ben bunu yanlış okuyabilirim, aklımda böyle kalmış'. Başından okudum. Hep böyle okuttular bana. Sonunda ben bu şiiri buldum. Kelimesi kelimesine doğru okuyorum, bir yerini düzeltiyorum; bir yerinde Baba’ diyor ki, ‘Bir İtalyan tankının tekerlekleri altında kitapların’; tankın tekerleği olmaz, paleti olur. Onu ben ‘paleti’ yapıyorum. Israrla düzeltiyorum. Adamın o zamanki bilgisi, tank görmemiş olabilir, fukara; hapishanede yazmış. Şiirin gücü yani, benim hiçbir şeyim yok. Tabii duyarlığımın dışında. Nasıl almışım biliyor musun, adam bana on dakika gösterdi; bulup da söylemek istiyorum; ‘Ulan sen onu kime bırakacaksın, çocuklarına mı?’ Yer-yüzünde yalnız ben biliyorum bu şiiri. Ezberleyeli aşağı yukarı otuz yıl oldu, daha fazla. Hatta, yanlışım varsa, düzeltmeyeceğim yanlışımı. Çünkü ben tunu pişirdim. Şiirin güzelliği orada, kusursuz yazılmış bir şiir. Matematik bir şiirdir bu, tek kelime çıkarılamaz..."
Gömütlükte, Kültür Bakanlığı Müsteşarı Emre Kongar, Şerafettin Elçi, Canip Yıldırım konuştular. Ahmed Arif’e saygılarımızı sunduk, döndük. Ben Salihli'ye Nazım gününe yollandım.
4 Haziran 1992, Cumhuriyet