Salihli Akşamları... (1)

Salihli’ye ozan Ahmed Arif’in birinci ölüm yıldönümünde, Cebeci gömütlüğünde yapılan töreni izleyip gelmiştim. İyi ki gelmişim! Konuklara "Kurşunlu" kaplıcalarında ayırmıştı yerleri Belediye Başkanı Keskiner. Keskiner, yıllardır çağırırdı, gidemezdim. Bu kez,3 Haziran Nâzım Hikmet’in ölümünün 29. yılında yapılacak toplantılara kendi gönlümle katıldım. Ne iyi etmişim! 4 haziranda, Ankara'da “Edebiyatçılar Derneği'nin düzenlediği toplantıya katılıp “anılar" anlatacaktım; katılamadım, toplantıları düzenleyen Ahmet Say'dan özür diledim...
Salihli’de, Kurşunlu kaplıcalarında, sabahları nasıl yüzlerce kuşun, bu arada bülbüllerin ötüşüyle uyanıp kalktığımı yazmazsam, yüzyıllar boyu gülü, bülbülü işlemiş ozanlara saygısızlık etmiş olurum.
Salihli'ye gelmeden, Cebeci gömütlüğünde, Ahmed Arif’i andığımızı yazmıştım Burada güzel konuşmalar yapılmıştı, onları -yer darlığı nedeniyle- verememiştim istediğim gibi. Önce, kısaca o konuşmaları vermek istiyorum.
İlk konuşmayı, Kültür Bakanlığı Müsteşarı Emre Kongar yapmış, özetle şöyle demişti:
Ahmed Arif’in değerli dostları ve geride bıraktığı değerli varlıkları,
Ahmed Arif, Türkiye toplumunun çilelerini çekmiş bir sanatçıydı. O, hem sevginin hem de başkaldırının şairiydi. Ve belki de çok zor bir şeyi, o yüreğindeki engin insan sevgisiyle, o toplumun üstünde acımasızca oluşturduğu başkaldırıyı uzlaştırabilen bir insandı. Sevginin ve başkaldırının bu kadar güzel uzlaştırılabildiği bir başka şairi görebilmek belki pek de mümkün değildir, ölümünden çok kısa bir süre önce. İstanbul'da bir imza gününde birlikteydik. Ve iki kişiydik. İmza gününü yaşadığımız sürece birbirimizle dertleştik ve her ikimiz de birbirini derinden anlayan iki insan birlikteliğinin tadını belki de, çok yakınlarımızla bile konuşmadığımız bazı şeyleri birbirimizle konuşarak yaşadık. Bunu yüreğimde çok değişik bir anı olarak saklıyorum. İnsan Ahmed Arif ki, o derinliğiyle sohbette tanıştık, güzelliklerin ve sevginin insanıydı. Toplumsal baskıların oluşturduğu isyan ve başkaldırı, onun o sevgisini, o güzelliğini hiçbir zaman örtmedi. Bizim acılarımız, bizim sevgilerimizdir. Önümüzde belki daha aydınlık, belki daha karanlık günler var, onu bilemiyorum. Ama, şu gün Amed Arifi bir imza arkadaşı olarak, burada onun bir dostu olarak, resmi bir görevi yerine getirmenin hüzünlü mutluluğu içindeydim. Ruhu şad olsun!’
Daha sonra, Ahmed Arif’in dostlarından Şerafettin Elçi konuştu. O da özetle şöyle dedi:
"-İnsanlığın büyük bir evladını, Ahmed Arif’i kaybedişimizin birinci yıldönümü nedeniyle, hep dostlarla beraber burada toplandık. Ahmed Arif, ezilen halk içinde doğdu, ezilen halkın ıstıraplarını içinde yaşattı ve bunu en iyi, en usta bir şekilde dile getirmeyi başarabilen bir şair oldu. Ahmed Arif’in bence en büyük özelliği, namusta süzülmüş bir kişiliğe sahip olmasıydı. Hiçbir zaman maddi çıkarlar veyahut güçlüler önünde eğilme ihtiyacı duymadan, hep ezilenin, mazlum insanın safında yer tuttu, ezene karşı savaş verdi, özellikle cezaevinde yatan insanlar çok iyi bilirler ki Ahmed Arif, cezaevinde yatan insanlar için tükenmez büyük bir direnç kaynağıdır. Çünkü, kendi dirençliydi. Güçlüklere, yoksulluklara, zorbalıklara karşı en iyi şekilde direnmesini bilmişti. Onu en iyi şekilde şiirlerinde ifade edebilmişti ve bu şiirler cezaevinde yatan insanlar için en büyük direnç kaynağı oldu. Ahmed Arif için elbette söylenecek pek çok şey var bunları burada dile getirmenin pek fazla bir gereği yok. Bu büyük insan, çok onurlu bir yaşamla, bir babanın evladına ve yakınlarına bırakabileceği en büyük mirası bıraktı. Geride servet bırakmadı, han hamam bırakmadı. Ama, çok onurlu bir yaşamı, kendi yakınlarına, akrabalarına ve dostlarına miras olarak bıraktı. Ruhu şad olsun! Anısı önünde saygıyla eğiliyoruz”
Canip Yıldırım da yaptığı konuşmada özetle şöyle diyordu:
Albert Camus’nün dediği gibi, insan 'Hayır’ diyen, başkaldıran bir yaratıktır. Onun tipik özelliğiydi ‘Hayır’ demek. Karşı olmak. Neye karşı olmak? Birtakım kurallara, yanlış geleneklere, göreneklere karşı olmak. Ahmed Arif, yazdığının, söylediğinin, şiirinin adamıydı. Söylediğiyle yaptıkları arasında, kesinlikle bir çelişki yoktur. Namuslu bir insandı, emeğin hakkını verdi, çok mutlu olduğunu söylerdi, “Çok mutluyum!'' derdi. Daima mensup olmak, bir şeye bağlı olmak isterdi. Bunu da üvey annesi Arif’e Hanım'dan üvey kardeşlerinden almıştı. Bundan dolayı Ahmed Arif’in insanlık anlayışı son derece somuttu. "İki yaşımda ben annemi kaybettim, beni üvey annem Arif’e Hanım yetiştirdi. Kahraman da, başkaldıran da bu insandır" derdi. Ahmed Arif, daima ezilene, haksızlığa uğrayana mensup olmak isterdi. Ondan yana olmak isterdi. Ahmed Arif, bir veli, bir peygamber gibi, dediğini, söylediğini yapmıştır.
Salihli’de, bir yandan Nâzım Hikmet toplantılarını izlerken bir yandan da, İzmir'deki “Üçüncü İktisat Kongresi"ne kulağımı vermiştim. Türkçesiyle “Geçim Kurultay”, üç kez ertelenmişti. İlk erteleme seçimlerden önce oldu. En son geçen ekimde yapılacaktı; ertelene ertelene bu hafta ortasına dek geldi. Toplanırken de “Geçim Kurultayı”ndan pek bir şey beklemiyorlardı uzmanlar. Hacı TÖ, önem vermişti buna, ilkini Mustafa Kemal, İkincisini 1981'de Kenan Bey gerçekleştirmişlerdi. Hacı TÖ, yapmasa olmazdı. Bir uzman şöyle diyordu:
On yıldır Türkiye'nin üzerinden bir çekirge bulutu geçti. Türkiye'nin geçimsel durumu böyle oldu. Kolay düzelmez!