Hadim'den Dikili'ye...

Yeğenim Mustafa Gelmez’in ölümünü Yalova'da öğrendim. "Köy Enstitüleri" ile ilgili açıkoturumdan sonraydı; bir gün önce Yalova'da gördüğüm, amcamın torunu Muzaffer Yazgan şöyle dedi:
Buralarda olduğun için kara haberi bilmiyorsun herhalde. Ben de bugün öğrendim; yeğenin “Küçük Mustafa" ölmüş. Başın sağolsun!
Birlikte otele gidip, ablamı aradık Hadim'i, ona başsağlığı diledik. Yalova'dan, "Dünya Kitap Kulübü"nün düzenlediği etkinlikleri yarıda kesip, Ankara'ya dönmek istiyordum. Ankara'dan da Hadim'e geçecektim.
Yalova'dan İstanbul'a deniz otobüsüyle geçtim, Kabataş’tan Cağaloğlu'na otobüse bindim. Teyzemin oğlu Mevlüt Hitapoğlu'nun dükkânı var Cağaloğlu'nda Kurt İş Hanı'nda, doğruca oraya vardım. Saat erkendi, gazeteye daha kimse gelmemiş olmalıydı. Teyzemin oğlu Mevlüt’le oturur, söyleşir, sonra bir ara Cumhuriyet'e de uğrardım, öyle yaptım. Mevlüt'ün ağabeyi Mehmet de kısa bir süre önce ölmüştü; ona başsağlığı diler, iki teyzeoğlu dertleşirdik.
Mevlüt daha gelmemişti, dükkânda oğlu Koray vardı. Az sonra geldi, yeğenim Mustafa'nın ölümünü ona söylemeliydim. Saliha teyzemin çocuktan sıkıntılar içinde büyümüşlerdi. Çerçilik yapmışlar, pazar pazar dolaşıp kolonya satmışlar, tecimer (tüccar, işadamı) olmuşlardı. Saliha teyzemin çocukları altı kardeş, Hakkı, Mehmet, Mevlüt, Mustafa, Ali Osman, Abdullah tümü biribirinden tatlı insanlardı. Saliha teyzemi çok severdim; başında kalpak gibi kocaman fesi, fesinde delinmiş paralardan süsü ile hiç gözümün önünden gitmezdi. Biz onun canı ciğeri yeğenleriydik. Babam anamı, Mernek köyünden Hocala köyüne kaçırmıştı. Memek'in adını değiştirmişler, önce Kızılkaya, sonra da "Gül"lü bir ad koymuşlar; ne hakları var buna? Neymiş, "Mernek" sözcüğü Rumcaymış. İyi ya, köyün geçmişini, tarihini de anlatıyor, niye değiştirirler ki? Babamın, anamı nasıl kaçırdığını bir "Ankara Notları"nda anlatmıştım...
Doğduğum, büyüdüğüm yerlere çok az giderim, seyrek giderim. “Babaevi" çok duygulandırır, çocuklar gibi ağlar dururum! Hadim'deki babaevi çok büyüktür, eniştem 142 metre kare olduğunu söyledi. Altı da ahır. Ankara'da Çankaya'da oturduğum ev 65 metre kare; düşündükçe, babaevi saray gibi geliyor! Düz damlı evin uzun, kocaman bir sofası var. Her birine "ev" dediğimiz dört odası var. Ablam bana "Yılanlı ev”i ayırmıştı yatmak için. Öbür odaların adları şöyle: "Tavanlı ev". "Karakarılı ev", "Kiler", "Yılanlı ev"; benim yattığım odada, çocukluğumda yılan çıktığı için "yılanlı ev" adını takmıştık. Meryem Ablam:
Kardeşim, sana "Yılanlı ev"i ayırdım! dedi. Konya'dan Hadim'e günde iki kez otobüs varmış; öğleyin saat 12.00’de bir de akşam saat 18.00'de. 12.00 otobüsüyle gittim. Otobüste, hemşerilerim Kerim Uysalla, Mustafa Kozan da vardı, yolcular arasında. Kerim Uysal, şofördü. “Deli Kerim" derlerdi ona. Belki atılgan, yeniliklerden yana olduğundan "Deli" deniyordu. Mustafa Kozan’ın soyuna da "Çakallar "denirdi, o da "Çakal Mustafa'ydı. Çakal Mustafa, babamın yanında çalıştı, aşçılık öğrendi. Kerim Uysal, kırk yıl önce Konya’da "öğüt" gazetesinde, yazılar yazdığım sırada, bir yolculukta başka bir kişiyle tartışırken şöyle demişti:
Benim kamyonumda, gazete muharriri Mustafa Ekmekçi var, demişti. Anladığım Kerim Usta posta koyuyordu! Kerim Uysal, her zaman ileriden, doğrudan yana olmuş bir kişiydi. Onu gördüğüme çok sevinmiştim. O, Abdülezel Paşa’nın torunlarındandı. Sarıoğlan'ı geçtik, Yeniköy'e varınca gördüm ki Yeniköy, elli yıl önce ne ise öyle duruyor! Elli yıl önceki taş-kerpiç yığını evler azıcık daha yıkılmış! Bu yoksul çocuklar, elli yıl önce, buradan geçerken gördüğüm, yoksul çocukların torunları olmalı! Adları bile değişmemiştir belki, ne bileyim?
Eğiste deresini geçerken, vaktiyle korkardık. Kimi, tepenin başında iner, karşı tepeye dek yürürdü. Burada kaç kamyon, kaç otobüs uçuruma yuvarlanmış, insancıklar ölmüştü. Eğiste'den gülümseyerek geçtik; Eğistelilerin fıkraları ünlüydü, Nasrettin Hoca fıkraları solda sıfır kalırdı!
Hadim'e varınca, çarşıya gelmeden indim otobüsten. Kimseye görünmeden eve ulaşmak istiyordum. İçime bir karamsarlık çökmüştü. Doğa yaşlanmıyor, biz yaşlanıyorduk; işte karşıda "Deliktaş", "Sivri Tepesi", “İprim Tepe" öylece duruyorlardı. Soğuk sularından içtiğim, "Hamza Çeşmesi" çevre yolu geçeceğinden yıkılmış...
Ablama, Mustafa'nın eşi Münevver'e, oğlu Alper'e kızı Pınar'a, Kamil enişteme "başsağılığı” diledim. Mustafa Gelmez, yeğenim ya, eniştemin oğlu. Kamil Enişte’nin. Gömütlüğe gittik. Önce babamın gömütüne uğradık; gömüttaşında, “Hocalar'dan Katipoğlu Mehmet Ekmekçi" yazılı. Kardeşi Muharrem amcam, Muharrem Yazıcı da yanında yatıyor. Anamın, Fatma Ekmekçi'nin gömütü azıcık uzakta, ona gittik. Gömütünde kurumuş otlar, toz toprak vardı, ellerimle düzeltmeye çalıştım. Anacığım, öyle mi olsun isterdi? "Mezarıma çimenler döşensin, yoksa yatmam!” derdi.
Hadim'den karamsar ayrıldım, izlenimlerim iyi değildi. Ankara'ya döndüm, Dikili'ye gidecektim...