Gençler Okusun Diye...

Bayındır Sayrıevi’nde yüreğine giden dört damarı değiştirilen Prof. Sadun Aren, evine çıktı. Evde ufak ufak yürüyüşler yapıyor. Antalya dönüşü evine gidemedim daha, telefon ettim. Sadun Aren'e, Server Tanilli'den faksla gelmiş bir ileti vardı, onu okudum. Tanilli, "Sayın Ekmekçi’den bayramını da kutlayarak ricamdır” diye yazmış faks notunun üstüne. Sonra, kendi kendime düşündüm. Bunu yayımlamalı mıydım? Özcan Kesgeç’e sordum:
Elbette yayımlamalısın, yoksa biz nereden öğreneceğiz, Tanilli’nin Sadun Bey'e iletisini? Server Tanilli, mektup yazmasını bilmez miydi? Mektubu yazar, bir zarfa koyar, yollardı. Sana gönderiyor ki, gerekli görüyorsan yayımla diye!
Tanilli'nin iletisini Sadun Bey de çok beğendi.
Sen de görüşürsen, benim teşekkürlerimi ilet! dedi.
Tanilli, iletisinde şöyle diyordu:
"Sadun Bey, Sevgili Hocam,
Rahatsızlığınızı, bu arada bir ameliyat geçirdiğinizi duydum. Ne denir? Sağlık da, hastalık da biz insanlar için. Geçmiş olsun derken, tez günlerde afiyete kavuşmanızı diliyorum.
Kendinize iyi bakın, lazımsınız bize.
Aynı zamanda bayramın içindeyiz. Bunu vesile bilip, bayramınızı kutlarken, size gelecekte, sağlık ve afiyet içinde daha nice bayramlar diliyorum. Hep beraber kutlayacağımız böyle güzel bayramlarımız da olacak.
Ellerinizden ve yanaklarınızdan öpüyorum.
Eşinize, bu arada ortak dostlarımıza selamlar.
Emirlerinizi de beklerim.
Şimdilik hoşça kalınız, aziz hocam..."
Bugün nisanın altısı, dün beşiydi. 5 nisan koca dil ustası, Ömer Asım Aksoy'un doğum günüydü. Aksoy, 95‘i bitirip 96'ya bastı. Yarından sonra da 8 nisan. Server Tanilli’nin bir faşistin kurşunlarıyla ağır yaralandığı gün. Tanilli, tekerlekli sandalyede de olsa, yaşamını, o denli önemli saydığı savaşımını sürdürüyor. İkisine de uzun yaşam diliyorum.
Yine Antalya dönüşünde, İstanbul'dan Emil Galip Sandalcı’nın arkadaşı, dostu, Muzaffer Yıldırımlardan beni çok duygulandıran şu mektubu aldım:
“Sevgili Ekmekçi!
Hitap, bir hayli samimi; tanışanlar arasında ise çok sıcak. 'Benim buna hakkım yok; ilk defa konuşuyoruz' diyebilirdim. Ama ortak dost Emil ağabey olunca, sanki bu, bir hakmiş gibi geldi bana.
Ekmekçi'yi ben, nedense hep, epeyce iri yarı, hani Yaşar Kemal gibi, hatta biraz daha göbeklicesi düşünürdüm; şöyle epeyce kabadayı. Görünce, moralim mi bozuldu? Ne ola ki? Polis kovalayınca, o cüsseyle beni korusun diye mi düşünecektim? Hayır. Ekmekçi’yi şimdi sevdim. Üstelik hastalığa sayrı, doktora sayacı dediği halde. Hastane neydi? Hatırlamadım. N’olur hatırlatmayın Sevgili Ekmekçi, bu da benim eksi tutkum olsun veya kötü tutkum! 'Alerji' karşılığı; Ekmekçi ne der acep?
Cenazede Ekmekçi bana selam verdi. Sanırım birine benzetti. Benzetmedi, belki de Emil ağabeye ortak olduğumuz yaklaşımlar buldu; kimbilir.
15 Mart 1993 tarihli yazısında, 'Ada'daki evden bahsediyor Ekmekçi. O evde ne güzel günler, o güzel günlerin ne güzel saatleri geçti Emil ağabeyle. Bahçesinde top oynayıp, hasır, eskimiş oturma birimlerinde dinlenirken haddeden geçmiş nezaketle', öfkelenince bok herifler' sözünü, nasıl da hiddetle ama daha da imbikten süzülmüş bir asaletle kullanabildiğin^ aslında bu ifade hiç ters gelmezken üstelik 'bok herifler'in nasıl da 'bombok herifler' demek olduğunu düşünürdük o günlerde. Emil abi.. ah! O, baba, kocaman sesinle, bir anlatımın en yoğunluğundayken öksürüğün nasıl da nefessiz bırakırdı bizi, hepimizi, tüm sevdiklerini."
Emil ağabeyi tanımak için, önce Ado'yu tanımak gerek. Ado, o güzel insan, 1.40 boyuyla dev yürek. Emil ağabeyin teyzesi/halası. İkinci Dünya Savaşı'nın az öncesi. Berlin'de, Berlin Stadı’nda bir maç veya gösteri. Ado (aslının Adalet olduğunu ailenin verdiği ölüm ilanıyla hatırladım) arkadaşı ile (Defne'nin takılması ile sevgilisiyle) orada. Hitler görünüyor şeref tribününde. Bütün stat ayakta. 'Heil Hitler'. Ado, yerinden kıpırdamıyor. Arkadaşı/sevgilisi 'Kalk n'olur kalk' diye yalvarıyor. Ben bu faşiste kılımı kıpırdatmam!' Ado bu; geliş çizgisi bu olunca da, yani temel de böyle güzel, böyle zengin olunca, yani maya da yardım edince, böyle bir Emil Galip Sandalcı'yı bize hediye ediyor doğa.
İngilizlerin, son zamanlarda çok sık anımsadığım bir anlatımı var: 'Birine üniversite mezunu diyebilmek için, Üç üniversitenin bitirilmesi gerek.'
' 12 Eylül’ün ertesi veya daha ertesi. Solcu ve/veya demokrat ve/veya insan olduğu için tehlikede olan insanlarla Ado'nun evine gidiyoruz. Bir veya ikinci seferinde, bilemiyorum Emil Ağabey salonun penceresi önünde, o düşmez sigarası elinde, oturuyordu. ‘Biliyor musun Muzo? dedi, 'Hesapladım, tam 9 kez saçlarım devlet kararıyla kestirildi. Gençliğimde, üniversitede yaz dönemi askeri kamplar vardı. Sonra askerlik. Yedi kez. İki de 12 Mart sonrası' çekilen eziyeti, işkenceyi ancak Emil Galip gibiler yere dökülen acısız saç parçacıklarına dönüştürebilirdi.
Emil Galip. Tabii galip! Hiç kaybetmedi ki.
Tanımadığınız bana verdiğiniz selama, teşekkürler Ekmekçi."
Sağın (doktor) Niyazi Tunga da öldü. Cumartesi günkü yazısında Mehmed Kemal, Tunga'yı ne güzel anlattı. Cuma günü ODTÜ’ye giderek, orada ‘ODTÜ Ergin İzci Topluluğu’nun düzenlediği toplantıda konuştum. Gençlere, Uğur Mumcu'yu, basında dürüstlüğü anlattım. Gençler ilgiyle dinlediler...