Geçen “Ankara Notları”nda Ertan Ünver'in eleştirilerine çok az yer verebildim. Nedeni, Erdal Bey’le yemekte geçen kısa söyleşi idi. Belliydi ki Erdal Bey, çıkanları, sözcük sözcük titizlikle okuyor. Bunlar da belki bir katkıdır demokrasiye, diye düşünüyorum.
Ertan Ünver, eleştirilerini sürdürüyor; bunlar eleştiriden çok. İnceleme, yarayı açıp deşme. Okurlar, olayı bu açıdan alırlarsa iyi olur. Konuşmasını şöyle sürdürüyor Ertan Ünver
Neden 1994 yerel seçimleri bittikten sonra, önümüzdeki yıl ağustos ayında, temmuz ayında, yazın "Gelin, bir kurultay toplayalım, ben bu işi bırakıyorum!" demedin, diye önce ben hesap soracağım. İzmir'e geliyor, karşılamaya gitmiyorum. Çünkü ben, kendimi büyük ölçüde aşağılanmış görüyorum. Ben, İsmet Paşa’nın oğlu değilim. Ben Kahveci Ahmet'in oğluyum. Hiçbir şeye gereksinimim yok. Ben, dünya ve Türkiye masteri üzerinde hobisel bir çalışma yürütüyorum. Seninle o gün, 1968 yılında 21 Ekim günü, Ankara’da "eylül”de, politikayı bıraktım diye, Doğu Alman Müsteşarı Harry Schneider’le birlikte, kutlama şarabı içmedik mi?
-Evet!
-Neden bırakmıyorum, neden istifa etmiyorum şimdi? Ben, kaynayan yağlı kazanların içindeyim. Ne uykum, ne huzurum kaldı benim. Sonra, ben onun kadar sorumlu insan da değilim. 30 yıl yaptım, “eyvallah” deyip gidiyordum. Zorla getirdiler beni. Gelecek yıl ayrılacak, tamam. Yerel seçimlerde başarısız oldu, falan. Olurdu/ Bu kadar geniş gören, bu kadar böyle Mevlevi bir hareket içinde olan bir adam, yerel seçimlerde başarısız olacakmış da falan, hayır, öyle şeylerden paniklememeli!
Başkan, konuşman çok sürpriz bir konuşma oldu...
Neden?
Bana öyle geliyor. Sanki, gideceğini tahmin ediyormuşsun gibi bir yanıt bir konuşma bekliyordum ben.
Bak, Almanya'dan bahsettiler; sordukları soru "Hükümet ne yapacak?”, "Hükümet daha önce ne yaptıysa onu yapacak!" dedi. "Almanya hükümeti birşeyler yapmak zorunda" dedi, “Almanya ırkçılığın dünya çapında bir olay haline geldiğini görmeli, ona göre tedbirler almalı, yetmiyor aldıkları tedbirler". Bak şimdi, bunu söylediği zaman, birkaç kez geri alıp videoya aldım yüzünü. "Yahu dedim, bu adam milletvekilliğinden de gidiyor!" Nasıl panik biliyor musun yüzünde? İşin özeti şu: Güneydoğu, Apo, Kürt davası bilmem ne, ekonomi, enflasyon... Toparlayamadı. getiremedi; Almanya... Irkçılık... Bir baktı, karşısında koskoca Süleyman Demirel'in yarım dekarlık donu, bir de başında "Number 1" şapka! "Hadi yav, bu iş yürümez!" dedi, bıraktı gitti... Bu kadar basit.
Peki Başkan, teşekkür ederim!
Ertan Ünver, aradı telefonla, şöyle dedi:
Konuşmama eklemem gereken birkaç tane ironik (alaysamalı) konu var; birincisi telaşa düşen sosyal demokratlar, bu paniklemeyi, bu telaşı, bu dağınıklığı toparlamak için belki olumlu bir hareket geliştirebilirler. Bir ölçüde öyle bir olay olabilir. Bu kuşkulu bir yarar. En önemlisi şu: Şimdi olmayacak gibi görünen olacak şeyleri söyleyeyim; zaten ironikliği burdan kaynaklanıyor. Birincisi, delegeler toplanır, 11-12 Eylül Kuruttayım iki yıl erteleyebilir. Çünkü, iki yıl bizim yasal hakkımız var, olağanüstü kurultayımızı yaptığımız için. İki yıl sonra, 1995 Eylülünde, bu karan alır kurultay; genel başkan istila eder. Görürüz efendi gibi; olur yani, olmayacak şey değil bu!
-Anladım!
İki, hiçbir genel başkan adayı çıkmaz. Falan filan da, öyle Diyarbakır çakmağı gibi burnunu göstermesin. Hiçbir genel başkan adayı yok, bakalım ne yapacak kurultay? Sosyal demokrasi tabanı, bunu sağlayabiliyor mu önce? Erdal Bey, istifa ediyor; partiyi buralara getirebildi mi önce? Solu birleştirecek, bunları yapacak, haydi kendisi gittikten sonra, bir karar alıp da, kurultayı erteleyecek bir kurultay delegesi düzeyinde, SHP oluşturdu mu da gidiyor?
Hiç adaylığını koymayacak:
Buyurun efendim, genel başkanlık boş! diyebilecek bir parti, karşısına çıkabilir mi? Bunu yaptı da mı gidiyor? Bunlar, üzerinde durulması gereken gerçekten ciddi konular.
Eleştirileri yankılar yaratan, Erdal Bey in titizlikle okuduğuna kuşku bulunmayan, Ertan Ünver'le yapılan konuşma sona eriyor. İroniyi (alaysama) çok seven Ertan Ünver, konuşmaların sonunda özetle şöyle dedi:
Özal, çabuk geldi, çabuk gitti! Erdal Bey'inki öyle değil. Çabuk gelmedi ki Erdal İnönü. Zorla geldi, böyle oldu. Çabuk gelen, çabuk unutulur. Ekim ayında ben bile soracağım. "Yahu, neydi o şişman gözlüklü adamın soyadı?" falan diye. Erdal Bey'inki çabuk gelmekten değil, zorla gelmekten ve zorla yürütmekten. Yemek de yemeyiz, konuşmayız da, ama hiçbir zaman saygısızlık yapmayız. Biz Erdal Bey'e, timsahın gözyaşları gibi, "iyi ki gittin" anlamına gelebilecek ağıtsı ironiler yapmıyoruz. En samimi biziz. Esas onu kullanmayanlar, içten olanlar biziz...
17 Haziran 1993, Cumhuriyet