Geçtiğimiz pazar sabahı, erken uçakla Ankara'dan ayrılırken, kafam DYP ile SHP arasında karmakarışıktı. Düşünüyordum; Tansu Çiller'i kazandırsa kazandırsa, Köksal Toptan kazandırabilirdi. O da oldu!
SHP’de ne olacaktı? Haydi "Hinthorozu" demeyeyim. Erdal Bey, Onur Kumbaracıbaşı’nın cuma akşamı verdiği yemekte, gözüme isteksiz görünmüştü ya, o akşam yemekten sonra, içeriğini çok kimsenin bilmediği ilginç bir toplantı oldu. Yemekte, ben de sıkılmıştım doğrusu. "Artık gitsek" diyordum. Kalktık, Alaattin Polat’ın arabasına gidip bindik. Yola koyulacağız, aaa ne o? Erdal Bey ile yanındakiler de arabalarına binmişler, gidiyorlar. O da sıkıldı demek. Pastayı bitirir bitirmez, oradakilere, masa masa dolaşıp "Allahaısmarladık" demeden ayrılıverdi. Bir ara Erdal Bey’lerin arabasını görmedik. “Kim bilir nereye gittiler” deyip evimize gittik. Sonra öğrendim, çiftlikteki fişek fabrikasının lokaline gitmişler. Orada, başka bazı bakanlar da Erdal Bey'i bekliyorlar. Kararını bir daha gözden geçirmesi için rica edecekler. Onlarla birlikte olmayı gerçekte Erdal Bey(!) istemiş olmalıydı. Onlara da düşüncesini açıklayacaktı. Bunlar, Fikri Sağlar, Mehmet Moğultay, Seyfi Oktay, Abdülkadir Ateş, İbrahim Tez, Mehmet Kahraman, Erman Şahin, Türkan Akyol ile Başdanışmanlarından Fikret Ünlü idi. Fikret Ünlü, sayrıydı; beyine giden damarlardan biri tıkanmış, onda görme güçlüğü yaratmıştı. Fikret Ünlü, gördüklerini çatal görüyor, okuyamıyordu. Orada bulunan bakanlar, Genel Başkana her zaman bağlı kalmışlardı. Duygusal bağlılıkları vardı ayrıca. Bir de haklı olarak şöyle diyorlardı:
Biz hizmetlerimizin ürününü yeni almaya başladık. 1994 yerel seçimlerine giderken, bunları yazın bir bir göstereceğiz. Açılışlarla, toplantılarla, temel atmalarla yapacağız. Bunları da siz bizimle birlikte yaşamalısınız. Biz size, hak ettiğiniz ölçüde yakınlık gösteremedik, bizi bağışlayın! Biraz daha olsun kalamaz mısınız başımızda?
Abdülkadir Ateş, şöyle dedi:
Elendim, şimdi bir lider çıkacak aramızdan, önümüzde 94 seçimleri var.. O, bir anda sosyal demokratları alıp götürecek. Kolay değil ki liderlik. Bu yüzme bilmeyen çocuğu birden kaldırıp denize atmak gibi bir şey!
Yok, yok diye karşılık verdi Erdal Bey, çocuklar yüzmeyi çabuk öğrenirler!
Bakanlardan biri, dondurma isteyip istemediğini Erdal Bey'e sorarken:
Nasıl olsun etendim dondurmanız? deyince, Erdal Bey:
Dondurma gibi olsun! karşılığını verdi. Çok rahattı. Mehmet Kahraman:
Efendim, ben de bir şeyler söylemek istiyorum! deyince:
Söyle söyle, insan hakları bakımından beni savun! karşılığını veriyordu. Konuşmalar bitince, Erdal Bey özetle şunları söyledi:
Bakın, ben olaylara böyle bakmıyorum; tabii çok haklısınız, benim hakkımda çok güzel şeyler söylediniz, ayrıca mahçup da oldum. Böyle konuşmalara neden olduğum için de üzülüyorum. Ama, işte olaylara farklı bakmak gerekir diye düşünüyorum. Ben lise 1 'de 2'de iken felsefeye merak sarmıştım. Aslında ben felsefeci olmak istemiştim ama, babam razı olmamıştı. Bana "Felsefeyle bir ömür geçirilmez, sen yine fizikçi ol" demişti. Oysa sonradan Ali Fuat Erden'in anılarında okumuştum, babam da gençliğinde felsefeye çok meraklıymış. Ben felsefeye merak sarmıştım. Bütün ünlü filozofların kitaplarını, İngilizce, Fransızca, Türkçe okumuştum. Hiç unutmam, bir Hollandalı düşünürün kitabı beni çok etkilemişti o yıllar, "Yüksek Ahlak Teorisi". Olaylara sonsuzluğun bakış açısından, penceresinden bakabilmek. Yani "Bugün, yarın ne olacak? Öbür gün ne olacak? Bugün bir olay oldu, vah ne yapacağız? Yarın bunun etkisi ne olur?" gibi değil, olaylara sonsuzluk içinde bakmak gerekir. Nasıl bir etki bırakıyor, sonsuzluk içinde insanlığa, evrene, evren içinde? Böyle baktığımız zaman olaylara, daha rahat edersiniz. Olaylara böyle bakıyorum ve rahat ediyorum o yüzden...
Erdal Bey, şöyle sürdürüyordu konuşmasını:
Ve ben, bir ömür içinde on yılımı politikaya verdim, halkıma hizmet için, demokrasiyi geliştirmek için bunu yaptığımı sanıyorum. Başarılı oldum. Şimdi, "benim yaptığım bu işleri, benden başkası yapamaz" diye bir saplantı içinde değilim. Hepiniz yaparsınız. Hatta, farklı bir lider tipine gereksinim olduğunu düşünüyorum şimdi. Benim biçemim bu. Ben, böyle siyaset yaptım...
Bir gün de şöyle demişti:
Ben küçükken, spor yaparken, tenis oynarken de böyle bakardım olaylara. Bir arkadaşımla tenis oynardık; ben solumu güçlendirmeye çalışırdım, sol vuruşları. Sol vuruşlar, teniste çok zordur; o arkadaşımın beni yeneceğini bilirdim; ama benim amacım farklıydı, ben kazanmak için oynamazdım, ben oyunumu geliştirmek için oynardım.
Bakan arkadaşlarına döndü:
Siz de böyle bakın, çıkar arkadaşlarımızdan biri; birlikte destekleriz, çok iyi günler görürüz.
Erdal Bey, "Ha diyordu, ben biraz da okumak, yazmak istiyorum..." Belki de on yılın öyküsünü yazacaktı, kim bilir
Şimdi, Istrancalar’dayım, Sabahattin Ali'nin öldürüldüğü dağlarda. Kırklareli aydınları. Istrancalara, "Sabahattin Ali Dağları" adını koymuşlar, ne güzel!
20 Haziran 1993, Cumhuriyet