Ölülere Sahip Çıkmak...

Sivas’ta gerici dazlakların yakarak öldürdüğü yazarlarla sanatçıların yirmi dördünün cenazeleri Ankara’da kaldırıldı. Törenden izlenimlerimi aktaracağım. Ancak önce "Dirilerine sahip çıkamadık, bari ölülerine sahip çıkalım " diye düşündüğüm bir görüşü ortaya atmak istiyorum. Şöyle diyorum: Devlet ölenlerin yakınlarına "tazminat" vermeli. Bunu Dikmen’de, cenazeler daha yola çıkıp törene başlanmadan Erdal Bey e söyledim:
Olabilir... dedi.
Kültür Bakanı Fikri Sağlar da öneriyi Bakanlar Kurulu'na götüreceğini söyledi. Aynı konuyu, Anayasa Profesörü Bahri Savcı’ya açtım. Bahri Savcı şunları söyledi:
"Bugün modern toplumlar bireyi, aileyi, mesleği ve toplumu koruyan bir örgütlenmedir. Onun için, insan haklan çerçevesinde hareket eder, insan haklarının ‘yap' dediğini yapar, ‘yapma' dediğini yapmaz. Bunun için, çağdaş devlet, çağdaş örgütlenme, uluorta istediğini yapmak, uluorta yasaklarla karşılaşma değildir. Bireyin, ailenin, mesleğin, toplumun yararına olan şeylerin yapılması işidir. Bu, ne demektir? Bu, bireyin doğumdan ölümüne kadar ve ölümünden sonra da kendisine bağlı kalanların geleceğiyle meşgul olma demektir. Çünkü bunu yaratma görevi kendisindedir ve bundan doğan sorumluluklar da, toplumun ve onun siyasi örgütü olan devletin omuzları üzerindedir. Bir adam, en verimli çağında verimlilikten düşmüş, kendi elinde olmayan nedenlerle verimini kaybetmişse bunun yükünü taşıyacak olan toplumdur ve onun siyasi örgütü olan devlettir.
Kaldı ki burada, bu olayda, devlet kendi üzerine düşen görevi yapmış mı, yapmamış mı: yani güvenlik görevlerini yapmış mı yapmamış mı meselesi de geniş ölçüde tartışma konusudur. Bunun için bu katliamda, yaşamlarını yitirerek Türk toplumuna verim getirme yeteneklerini, olanaklarını yitirmiş olanların geri kalanlarının korunması için, devletin mutlaka bir 'tazminat' vermesi gerekir. Bunu dava yoluyla da, halk deyimiyle söyleyelim, 'söke söke almak’ mümkündür, fakat bir devlet kendisinden 'söke söke’ bu gibi hakların alınmasına razı olmamalıdır, kendisi 'seve seve bir mecburiyetini, bir zorunluluğunu yerine getirmelidir. Zorunluluk çok açık ve seçiktir. Devlet; bireyi, aileyi, mesleği, sosyal katmanı sefaletle, korku ile, yokluk ile karşılaştırmamak zorundadır. Burada yokluk ile karşılaştırmıştır; karşılaşmış olan insanları da korumak zorundadır. O insanların korunması. 'Artık ölüp gitmişlerdir, nesini koruyacağız?' değil, geri kalanların korunması demektir. Bu, aynı zamanda topluma karşı da bir borcu yerine getirmedir. Sadece geri kalanların ailelerine değil, topluma karşı olan borcunu yerine getirebilmesi için devletin bu husustaki 'zararı' -zarar ki verimlilikten düşmedir- maddeten ifadesi mümkündür, bunu gidermesi gerekir.
Örneğin, yazarların, sanatçıların kitaplarını basmak, onlara sahip çıkmak, devletin görevleri arasında olmalı değil mi?
Bunu devlet, türlü şekillerde yapar. Bir defa alenen hukuk dilinde 'tazminat' denen bir müesseseyi işleterek yapar, ondan sonra da kalmış yapıtlarının türlü baskılarını halkın ayağına, halkın okumasına varabilecek ucuz baskılar halinde, piyasaya yaymak suretiyle bu görevini yerine getirir. Bu hem telif hakkı hem de toplumun o ölen sanatçının, hayatını boşu boşuna yitirmiş olan sanatçının bir tür devamı, toplumla olan ilişkisinin sürmesi an- lamınadır. Alelade, hukuk dilindeki bir 'tazminat' değil, bir yaratıcılığın sürdürülmesini teşviktir, devletin buradaki görevi, kendi üzerine düşeni yapmasıdır.
Bir çeşit borç ödemesidir?
Evet, evet söylüyorum işte. Bireyin, onun ailesinin, onun mesleğinin ve onun bağlı olduğu sosyal katmanın korunmasıdır. Çağdaş devlet, bu dörtlü korumayı yapan devlettir. Yoksa 'birisi öldü gitti, Tanrısı rahmet eyleye’ değil. Ölümünden sonra da korunmayı içerir. Çağdaş toplumun ve onun siyasi örgütü olan devletin görevi; bireyi, aileyi, mesleği, sosyal katmanı, her hal ve karda, her koşul içerisinde korumaktır. Hele bunda kendisinin de hatasını, payını bir tarafa koyalım, eski deyimle 'seyyiatı’ olan olaylarda bu kesin bir zorunluluktur."
***
Dikmen’de kalabalık büyüktü. Aziz Nesin, Pir Sultan Abdal Derneği'ne gelmişti. Başbakan Yardımcısı Erdal Bey, bakanlardan Sağlar, Kahraman, Köse, Moğultay, Oktay, Tez oradaydılar. Aziz Nesin kalabalıkların bulunduğu yere inmedi. Erdal Bey arkadaşlarıyla saatler suren protesto gösterilerini izledi. "Hükümet istila ", "Erdal İnönü istifa”, "Faşist iktidar”, "Faşist devlet" sözlerini hiç yerinden kıpırdamadan dinleyen Erdal Bey:
Bu hükümet istifa ederse, gelecek hükümete "istifa” bile diyemeyecekler! dedi.
Erdal Bey ile bakanlar, protokole alınmamışlardı. Yürüyüştekiler, ellerinde pankartlarıyla İnönü’ye yöneliyorlar, onun istifasını istiyorlardı, içlerinde şovenler, "O... çocuğu!" diye bağıranlar vardı. Biri "hırsız!” dedi. 'Katil SHP "diyenler de vardı. İnönü:
Şimdi bağırsınlar da, sonra bir şey yapmasınlar! dedi. Demokrat olmak nasıl da güçtü. İnönü'yü sabrından dolayı kutladım!
Burada sövüp bağıranların. Sivas'ta otel yakanlardan aynımı ne acaba diye düşündüm. Kalabalıklara karışınca bilinçsiz mi olunuyor ne? Bu konuda, dernekler, yöneticiler sorumlu olmalı! Ali Balkız, beni de ısrarla çağırdıydı Sivas'a, gidemediydim!..
Ölülere böyle mi sahip çıkılır? Aziz Nesin’e bir daha hak verdim!