Ölümden Dönenin Anlattıktan: (4) Korku Filmleri Gibi...

Ozan Zerrin Taşpınar, 2 Temmuz Cuma günü, gerici dazlakların, Sivas'ta Madımak Oteli'ne saldırı hazırlıklarını anlatıyor. “Kalabalığın sesleri ensemde" diyordu. Arif Sağ, gürültülü sesiyle, birileriyle telefonda konuşuyor. Zerrin Taşpınar şöyle diyor:
Lütfiye Aydın, ben, Asaf Koçak heyecanlı değiliz. Asaf Koçak, karikatürist, lobide oturmuş, insanların portrelerini yapıyordu yanımda. Lütfiye Aydın'ın eşi Cafer Can Aydın, Asım Bezirci'yle oturup satranç oynamaya başladılar. Telefonlar, polisle konuşmalar süreci içinde ben asma kata çıktım: Metin, Metin Altıok olduğunu şimdi çok iyi anımsıyorum, birkaç kişi daha vardı, onlara fıkra anlattım.
Kim?
Ben, bir gece önce Muhlis Akarsu'dan duyduğum bir fıkrayı anlattım. İlk gittiğimiz gece bize anlatmıştı Muhlis Akarsu: Külebi, ben, Sami Bey yine içiyorduk. O da masamıza oturdu. "Ben Kangallıyım" dedi. "Bir Kangal fıkrası anlatayım mı?"
Anlatın!
Fıkra şöyle: Kangal'da ünlü bir adam varmış, hazırcevaplığıyla ün yapmış. Ne söylense altta kalmıyor, yanıtı yapıştırıyor. Onun adına "Mirza" dedi Muhlis Akarsu, emin değilim, Kangal'a bir kaymakamla mal müdürü atanmış. Bunlar, Mirza'nın ününü duyuyorlar, "Bir karşılaşsak da ya da bir uygun ortam olsa da atışsak sözle!" diye düşünüyorlar. Bir gün kaymakamla mal müdürü çarşıda dolaşırlarken, bir bakıyorlar Mirza, kucağında bir sıpayla gidiyor. Hemen laf atıyorlar ona:
Oooo. güle güle büyüt!
Sağolun! diyor Mirza. Çocuğumu okula yazdırmaya gidiyorum, ben görevimi yapayım da. Okursa kaymakam otur, okumazsa mal müdürü olur! Bunu anlattım. Metin Altıok hemen içindeki ince espriyi yakaladı:
Yav, size anlatmış bu fıkrayı, haberiniz olsun, üç okumuş, falan gibi yakıştırdı. Gülüştük.
Herkes çok sakin. Daha sonra lobiden bize, odalarımıza çekilmemiz söylendi. Tabii, benim odam olmadığı için Lütfiye ile Cafer'in odasına gittim. Kalabalığın korkunç bir biçimde her saniye arttığını biliyorum, gözlüyorum tülün arkasından. Lütfiye'ye (Aydın) dedim ki:
Alfred Hitchcock'un "Kuşlar" filmini anımsadın mı?
Evet, dedi.
Anımsıyor musunuz o filmde kuşlar, bir baş çevirmesiyle artıyordu sürekli. Kalabalığın arttığını görüyorum, hâlâ o duygu var bende, o filmi anımsıyorum.
Dışardaki insanların arttığını?
Evet, başınızı çeviriyorsunuz, sanki elli kişi daha artmış! Böyle. Kendi aramızda konuşuyoruz, söyleşiyoruz. Tekrar perdenin arkasından bakıyoruz: tabii bu ara sloganlar, bağırtılar.. Kıyamet kopuyor dışarda. Derken taş atmaya başladılar. Tabii daha ilk taşlar gelirken, hazırlanırken biz lobilere çıktık. Seslendiler: "Lobilere çıkın, cam gelmesin!” Zaten o kadar belliydi ki, sürekli bize ipuçları veriyorlardı gözleyenler. "Kaçın, pencerelere yanaşmayın. Kapıları kapatıp lobiye gidin!" Ondan sonra, o uzun lobide bekleme süreci başladı. Bu süre içinde ara ara odaları kontrol ediyorduk. Yani, taş, camla birlikte bir şey atılır, yanar falan diye. Ondan sonraki saatler hep lobide, onların o çığlıkları, haykırmaları, bağırışları, taş sesleri ile geçti. Ben kendimi hep sakin olarak düşünüyorum. Yalnız Belediye Başkanı’nın (Temel Karamollaoğlu) konuşmasını, Lütfiye'nin "Çekil, taş gelecek, yaralanacaksın" diye bağırmasına karşın pencereye odanın ortasına dek geldim, camlar kırıktı zaten. Başkanın konuşmalarını dinledim.
Ne diyordu?
Valla, "Biz Sivaslılar olarak, -güya yatıştırmaya gelmiş- bir dereceye kadar görevimizi yaptık. İşte, şimdi dağılın".-Ama, bu "Dağılın"ın arkasından şunu söyledi, hep bunları ifademde de belli ettim- "1980'i unutmayın! Orda iki arkadaşınız tutuklandı ve 10-15 sene yattı, hiç kimse sahip çıkmadı!" Bu söyleyişte, bana şöyle bir duygu geliyor düşündükçe, "Ferdi hareketler yapmayın. Bu tip olaylarda birkaç kişi tutuklanıyor, onlar da ceremeyi çekiyor" gibi. Kesinlikle onlara. “Bu ayıptır, günahtır: bunlar konuklarımızdır" filan değil. "Biz görevimizi yaptık. bir dereceye kadar", bunun altını ısrarla çiziyorum. "Tam yaptık" demiyor. "Bir dereceye kadar" diyor. "Size söz veriyorum" dedi, "Bunlar bu geceye kadar, buradan. Sivas'tan uzaklaştırılmış olacak, gönderilmiş olacak; İkincisi, heykel yıkılacak; üçüncüsü bu Pir Sultan Şenlikleri tamamen iptal edilecek!" Daha çok konuştu. Konuşması alkışlarla kesildi. Arada bir "Dağılın!" diyor. Hani ona, "Bunu dağıt" demişler ya, o şekilde bir "Dağılın!"
Şöyle küçük anılarım var: Azım Bezirci'nin elinde bir askı vardı, bir ara; elbise askısı almış bir dolaptan.
Bu nedir? dedim.
Bununla kendimi savunamam ama, dedi, iki kişinin hiç değilse karnına öyle dürterim! Hep yüzü gülüyordu. Akşam sekize beş vardı son, yanına oturduğumda merdivende.
Gel şöyle otur yanıma, dedi. Oturdum. “Peki, bu taş ve cam kırığı sesleri şiirine nasıl yansıyacak?” dedi. "Bilemem!" dedim. Saati sordu, artık çok kararmıştı merdivenler. Fakat, son bir saat sigara içme yasağı konmuştu bir yangın tehlikesine karşı. Çakmağı çakıp bakmadım, ama şöyle, en üst kattaydık o sırada, yukarıya doğru tutup saatimi gördüm ve eminim sekize beş vardı. Yangın demek ki çıkmamış! Ama, arabalar yanıyordu dışarıda biliyorum...