Zerrin Taşpınar, Madımak Oteli’ndeki son geceyi anlatıyor; dinlerken heyecanlanıyorum, gözlerim buğulanıyor. Şöyle diyor ozan Zerrin Taşpınar:
Arabalar yanıyordu dışarda biliyorum...
İçeri atılmamış demek daha..
Ya da alt katlarda bir şey, bilemeyeceğim onu. Arabaların yandığı sıra, tabii müthiş bir koku, benzin kokusu, acaba arabalardan mı geliyor, içeriye bir şey atıldı mı diye tereddütlerimiz vardı. Bakmıyorduk ama, hep kontrol ediyorduk. Daha sonra, o simsiyah an; hani birdenbire hava kararır ya, karanlık oldu her yer. Ha, pardon 19.30'da, Lütfiye ile (Aydın) girdik bir odaya bir televizyon bulduk. Taş atılmayan arkalarda hava boşluğuna bakan karanlık bir odada. O televizyonu karıştırırken, Hidayet Karakuş da bizim yanımıza geldi, daha sonra Lütfiye’nin eşi (Cafer Can) geldi. Ancak, İnterstar'ı bulabildik, başka yeri bulamadık, televizyonda haberleri bekledik. 19.30’da bir tek cümleyle, işte, “Sivas’ta Madımak Oteli taşlanmış.." gibi bir tümce söyleyince, o içimdeki ve Lütfiye'nin yüzündeki umutsuzluğu unutamayacağım. Yani, bizden söz edilmedi, olay olmuş bitmiş gibi gösteriliyor: oysa burada gittikçe buyuyor kalabalık, gittikçe sesler, sloganlar ağırlaşıyor, histerik bir hale geliyorlar; seslerinden anlıyorsunuz bunu. Taşlar.. iri bir taş atıldığı zaman, büyük bir cam kırıldığı zaman, bütün kalabalıktan müthiş bir alkış yükseliyor. Hatta, alkışlardan.. büyük bir alkış olunca. "Acaba gene ne yaptılar?" dedik.
Bir ara lobiye girmişler, bir sütunu kırmaya çalışmışlar, örneğin müthiş bir toz duman yükseldi yukarıya doğru.
Lobiye onlar girmişler!
Girmişler, evet. Oradaki sütunu kırmaya çalışmışlar, çok fena bir toz yükseldi, kaçıştık alt kattan tekrar üst katlara; ama, bu süreç içinde, diyorum ya, alt kata iniyoruz, üst kata çıkıyoruz, birbirimizle konuşuyoruz, kâh onunla, kâh ötekiyle.. örneğin bir ara Lütfü Kaleli'yle biz... Lütfü Kaleli:
Buradaki insanların listesini yapmak istiyorum, çünkü burada tarih yapılıyor! dedi. Ben karanlıkta oturdum; izin istedim:
Verin elyazımla ben yazayım! dedim. Tanıdığım herkesin adını yazmaya başladım. Yani, otelde.
Hep şöyle düşündük, aşağıdan saldırı gelecek, arkadaşlarımız püskürtemeyecekler, çünkü tek tük kaçanları püskürtüyorlarmış. Püskürtemeyecekler; bunlar taş ve sopalarla, bizi döve döve, vura vura öldürecekler! Ama, dediğim, akşam 7’den sonraki umutsuzluk saatleri. Ondan önce "Tokat’tan asker geliyor! Kayseri’den tümen geliyor!" Hep bu tipti konuşmalar. Ve bize de hep böyle bilgi veriliyordu. Asaf Koçak arkadaşımız vardır karikatürist, vardı daha doğrusu! O arada bir-iki kez zannediyorum, mızıka çaldı bizi neşelendirmek için. Hiç korkmadığımı söyleyebilirim. Çünkü. "Mutlaka gelecekler, kurtaracaklar!” diyordum: yani "mutlaka"! Bu bir anı olarak kalacaktı bana göre, mutlaka kurtarılacaktık. Hiç, en ufak bir tereddütüm olmadı ve Lütfiye'ye bunu söylediğim zaman artık son saatlerdi, inanmaz bir şekilde dudak bükmeye başladı. Ama, 7.5 haberlerinden sonra, müthiş umutsuzduk! Hani, dünya sizi terketmiş, kimsenin umurunda değilsiniz. Televizyonda da olay oldu-bitti gibi yansıdı. Onu düşündüm. Hem sevindim, çocuklarım duymadı, telaşlanmayacaklar; ama bir yandan da diyorum ki, duysalardı, bir yerleri zorlarlardı "Annemiz orada mahsur kaldı" falan diye. O umudunuz da yok. Fakat, yangın çıktıktan sonra, işte birden dumanlar yükseldi; çok karanlıktı ve bize aşağıdan bir komut geldi:
Sessizce aşağı inin! diye. Sessizce merdivenlerden iniyorduk, sanıyorum birinci katta korkunç bir alev, birdenbire harladı ve hepimiz "Yukarı!" komutuyla tekrar yukarı... İşte orada darmadağın olduk. Bir grup zannediyorum en üst katlara, o kurtulamayanlar...
Asım Bezirci nereye çıktı?
Asım Bezirci’yi o inişte de görmedim, hani, çok karanlıktı, yan yana; hatta yanımda bir kız vardı örneğin, sonra Panorama'nın muhabiri olduğunu öğrendim, el ele tutuşmuştuk biz onunla, aşağı inerken. Ama yukarı çıkarken, tekrar "Yukarı!" dendiğinde bir panik oldu sanıyorum; çünkü elimdeki, koptu o kızcağız, herkes bir yana gitti...
Zannediyorum, gücüm yetmedi; bir kaçma, kurtulma isteği.. Bilemiyorum o duyguyu; çünkü çok duygusuz, çok duyarsız olduğumu hissediyorum o "Yukarı!" komutundan sonra, çıkmadım! Yani bir kat çıktım, bu birinci kata kadar çıktım sanıyorum, kaldım orada! İnsanların merdivenlerden çıktığını hissettim ama, çıkmadım; içimde bir boşluk, bir şey hissettim. Çok karanlıktı, koridorda yürüdüm. Bir ara, bir kapıdan, yani açık bir oda kapısından, Cafer Can Aydın, eşi (Lütfiye Aydın), Aydoğan Yavaşlı ve eşinin bir apartman boşluğuna - girdikleri odadan dışarı doğru - atladıklarını gördüm. Yani onlar olduğunu sezdim, nasıl sezdiğimi bilemiyorum, belki çift çift el ele oluşlarından.. Çünkü, çok pusluydu görüntü. Ben öyle gördüm, duman içindeydim o anda belki; şöyle hayal meyal gördüm, fakat oraya daha önce, ben odaları dolaşırken bakmıştım, çok dar bir yer olduğunu anımsıyordum, onların üstüne atlamamak için:
Orası nasıl? diye seslendim. Aydoğan orası nasıl?
Gelmeyin; umutsuz! dedi. Aydoğan Yavaşlı...
22 Temmuz 1993, Cumhuriyet