Çiller Böyle Yaparsa...

1921 yılının yazında. Batı Cephesi Karargahı Akşehir'dedir. Fransız Franklin Bouillon, Mustafa Kemal'le görüşmek için Akşehir'e gelmiştir.
Mustafa Kemal Akşehir'de erkenden kalkmış, bir ata binerek yaveriyle birlikte gezmeye çıkmıştır. O sırada, onları gören Dr. Hilmi Oytaç, selam verir. Atatürk atını durdurur, Hilmi Oytaç'a sorar:
Buralarda medrese var mıdır? Kaç tanedir? Çalışır durumda olanları hangileridir?
Hilmi Oytaç, o zaman Akşehir'de kırk kadar medrese olduğunu incelemeleri sonucu bilmektedir. Ancak bunlardan yalnız iki-üç tanesi çalışır durumdadır. Bunlardan biri de kırk-elli adım ileridedir. Gazi hemen atından iner. Hilmi Oytaç'ın elinden tutarak:
Haydi şu medreseyi görelim, der.
Medresenin içine girerler. Burası küçük bir kışlayı andıran dörtgen biçiminde bir yerdir. Medresenin bütün odaları alt kattadır. Bu küçük, karanlık odaların içinde yalnız birer ocak vardır. Birkaç odayı gezerler. İçlerinde kimse yoktur Burada yatanların çoğu köylerden gelmiş öğrencilerdir. Bunlar ocağın içerisinde ateş yakarlar, ateşin üstünde bakır, yahut toprak birer kap içerisinde yemek pişirmektedirler.
Yukarıya çıkarlar. Burada bir kapının önünde bir sürü ayakkabı görürler, öğrenciler, yerde diz çökmüş, bir yarı çember oluşturarak kara tahtanın çevresinde toplanmış durmaktadırlar. Müderris (öğretmen), Kafkasyalı Numan Efendi kasabanın müftüsüdür de. Konukları görünce hepsi ayağa kalkarlar. Ulusal Kurtuluş un en sıkışık zamanlarıdır.
İçeriye girdikten, müderris ve öğrencilerle selâmlaştıktan sonra Gazi, müderrise sorar:
Hoca Efendi, dersiniz nedir?
Lisan-ül Arabi.
Yani öğrenciye Arap dilini mi öğretiyorsunuz?
Evet.
Gazi, bu yanıt üzerine, öğrencilerden birini ayağa kaldırır;
Al şu tebeşiri, tahta başına geç. Söyleyeceğimi yaz ve Arapçaya çevir, der: "Eski Osmanlı İmparatorluğu sınırları içinde birçok azınlık ile birlikte Arap azınlığı da vardı. Bugünkü milli sınırlarımız içinde Arap azınlığı yoktur."
Öğrenci bu tümceyi bir türlü Arapçaya çeviremez. Öbür öğrenciler de çeviremezler. Hilmi Oytaç'a göre, belki müderris de çeviremeyecektir. Gazi öğrencilerin hemen hepsinin yirmi yaşını aşkın, askerlik çağında bulunduğuna dikkat etmektedir. Ayağa kalkar, herkes kalkar. Hoca'ya şunları söyler:
Hoca Efendi, memleket savaşıyor, istiklal ve varlığını kurtarmaya çalışıyor. Böyle önemli zamanlarda Lisan- ül Arabi ile zaman geçirmek, bu gürbüz Türk çocuklarını cephelerden alıkoyarak bu karanlık odalara tıkmak günahtır. Bir dil, bu türlü karanlık odalar içinde öğrenilemez. Usan öğrenmek daha çok bir çevre sorunudur. Akşehir, bir Anadolu, bir Türk kasabasıdır. Burada Arapça konuşan kimse yoktur. Onun için burada öğrenmeye de gerek yoktur. Çünkü bugün Arapça artık bilim ve fen dili değildir.
Oradan ayrılıp çıkarlar. Dışarı çıkınca Gazi:
Haydi bir kere de Milli Eğitim okullarını görelim, der.
Milli Eğitim okullarından “İdadi" adı altında bir okul vardır. Oraya giderler. Kapıdan içeri girerken müdürün yatak odası olduğu anlaşılan odanın dış tarafında kirli bir yüz havlusu görürler. Pencerenin kenarında da siyah bir kahve cezvesiyle, içilmiş bir fincan durmaktadır, önce o manzaraya bakıp okul müdürünün medreseden yetişmiş zevksiz bir ruh sahibi olduğu anlaşılmaktadır. Gazi, bu havluyu ve cezveleri odacıya kaldırtır. Merdivenden yukarı çıkarlar... Öğretmen başı sarıklı bir kişidir. Gazi, bir sıranın başında durur; çocukların kitabına bakar, gelişigüzel bir sayfasını açar. Burada "itidal” başlığı vardır. Anlaşılan "itidal" (ılımlı, yumuşak) sözcüğü ile ilgili sözler bulunmaktadır. Mustafa Kemal öğrenciye sorar;
İtidal ne demektir oğlum?
Öğrencilerin daha o konuyu okumadıkları anlaşılmaktadır. Sonunda Hoca'ya döner:
Hoca Efendi, “itidal"i tanımlar mısınız?
İtidal adaletten gelir.
Sen sana “itidal"in nereden geldiğini, nereye gittiğini sormadım, itidalin anlamını sordum.
Hoca duraklayınca Gazi Mustafa Kemal kızar:
-Adalet, der, seni bu pencereden aşağı atmaktır. Çünkü sen daha kendin birşey bilmiyorsun. Nerde kaldı bu çocuklara öğretebilesin!..
Oradan da çıkarlar. Bir başka sınıfa girerler. Burada da yine sarıklı bir hoca vardır. Çocukların hepsinin önünde Kuran kitapları açılmış durmaktadır. Duvarda da birtakım haritalar vardır. Hoca, Gazi’nin sınıfına gireceğini öğrenmiş, pozitif bilimlerden birşey sormasın diye kitapları saklatmış, sıraların üzerine hep Kuran kitaplarını koydurtmuştur. Gazi, bunun ayrımına varır, öğrencilerden birine sorar:
Oğlum, şimdi sizin ne dersiniz var?
Coğrafya!
Gazi büsbütün kızar. Hoca’ya döner:
Be utanmaz adam, şeytanlıkta ve düzmecilikte çocuklara örnek oluyorsun. Sana birşey sormayayım diye bu Kuran’ı açtırttın öyle mi?
Bu anıları, eski milletvekillerinden Dr. Hilmi Oytaç, yazar Asım Us’a anlatmış.