Taşlama ustası Hasan Çelebi’nin taşlama günüydü. Aruz ölçüsüyle yazdığı birinci taşlaması şöyleydi:
“Efsaneleşir, olsa saçından uzun aklı/Tozpembe gülüş ustası kurnaz kanayaklı./ Tozpembe nutuklar sunuyor millete her gün/Söz kıtlığı var ülkede (!) yerden göğe haklı."
(Dörtlüğün ölçüsü: Mef'ûlü mefâilü mefâilü feûlün).
Hasan Çelebi, bu dörtlüğü on gün uğraşarak yazmış. Usta Turhan Selçuk'un “Abdülcanbaz"ını izliyorum. “Jurassic Parktan Gülhane Parka”. İlginç!
Hasan Çelebi’nin ikinci dörtlüğü 7-7 hece ölçüsünde. Şöyle:
“Biz büyüklerimizden büyük şeyler öğrendik./Ömeğin bugün bugün imiş, dün de dün imiş/Şifreleri de söktük; o iki anahtarın/Biri Çankaya'nınmış, biri de Köşk'ün imiş."
Süleyman Bey’in “Çankaya'nın şişmanı" bilmem ne denmesinden başı dertte mi ne? Süleyman Bey, yıllar sonra mahkeme kapılarına mı gidecekmiş ne? Yıllar önce, Zonguldak’ta maden işçileri, “Çankaya'nın şişmanı, işçi düşmanı!" diye bağırıyorlardı. Bunu yazdıktan sonra bir savunman arkadaşa sordum:
Hacı TÖ dava açacakmış, kendimi nasıl savunabilirim?
Kolay, dedi arkadaşım: Çankaya'da oturan şişman bir adam bul, yalnız bulacağın adamın işçi düşmanı da olması gerek!
Savunman arkadaşıma teşekkür ettim!
23 Nisan kutlamaları gecesinde Meclis onur salonunda, ANAP’lı İmren Aykut’la konuşuyorduk. O şöyle diyordu:
Süleyman Bey, Yüce Divan'da aklanan Sata Girayla, Cengiz Altınkaya’yı çağırır, birlikte bir yemek yerler, bu iş de tatlıya bağlanır.
Süleyman Bey de yeğeni, kardeşleri yüzünden Yüce Divan kapısından döndü. Mecliste neler döndüğünü, o dönemleri yaşayanlar bilir. Suat Hayri Ürgüplü bir gün Süleyman Bey'e:
Süleyman Bey, Yüce Divan'a gitmekten neden çekiniyorsunuz? Bakın, ben gittim, beraat ettim, der. Süleyman Bey karşılık verir:
O mahkeme beni beraat ettirmez!
Bunu geçmişte yazmıştım. O gün o gündü. Ne demişler:
Sırça köşkte oturan başkasına taş atmamalı!
Süleyman Bey, ikide bir Atatürk'ün köşkünde oturduğunu söyler. Mustafa Kemal, on beş yıl yurtdışına çıkmadı. Kurtuluş Savaşı yılları, yokluk yıllarıdır. Ziraat Mektebi’nde, en görkemli yemekleri -varsa etli- kuru fasulye ile pilavdır. Atatürk Orman Çiftliği'ndeki Merkez Lokantası’na giderseniz, gelen görevliye:
Atatürk yemeği istiyorum deyin, bu “Kuru fasulye pilav istiyorum" anlamına gelir.
Atatürk, “etli kuru fasulye"ye, “yağlı fasulye” der.
Atatürk'ün Çankaya sofraları, zaman zaman eleştirilmiştir. Oysa onlar, lokantasız Ankara'nın en sade sofralardır. Bakanlar, kimi yazarlar, milletvekilleri, Çankaya sofrasına çağnldıklarında -yiyeceklerden dolayı değil- görüşmelere katılabildikleri için kendilerini şanslı sayarlarmış. O zaman araba sıkıntısı da olduğundan, Mustafa Kemal, yakın arkadaşlarını, Çankaya çevresinde toplamış, onların kendisine yakın oturmasını sağlamıştı. Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Ruşen Eşref Ünaydın, Falih Rıfkı Atay, Köşk çevresinde otururlardı. “Kadro" dergisini çıkaran Şevket Süreyya da yine Köşk çevresinde, İsmet Paşa’nın “Pembe Köşk"ünün az yukansında, bir Ankara evinde kirada otururdu. Şevket Süreyya bu evde Nâzım Hikmet'e yemek vermişti...
Cumhuriyet’in “Onuncu Yıl”ında, görkemli törenler yapıldı. 1933’ün 29 Ekimi’nde, Hadim de törenleri izlemiş, ben de bir şiir okumuştum. Babam, o gün için bana yeni bir potin almıştı. Şiiri okumaya başladım, ama yarısında unuttum. Bir alkış koptu. Dinleyenler gülüşüyorlardı. İzleyenler arasında bulunan babam:
Çıkar potini, dedi. Ağlamaya başladım. Şaka yaparmış!..
Onuncu Yıl törenleri en görkemli biçimde, Ankara’da yapıldı. Arkadaşım Ziya Aksoy, Yakup Kadri Karaosmanoğlu'ndan dinlemiş, 1967'de. Yakup Kadri'ye sormuşlar:
Üstat, Atatürk'le ilgili hiç yazmadığınız ya da anlatmadığınız bir anınız var mı?
Yakup Kadri, biraz düşündükten sonra “Var, var... "demiş, şunları söylemiş:
“Yıl 1933, Cumhuriyetin 10. yılı. Ekim ayının başları. Atatürk Hariciye Vekili Tevfik Rüştü Aras’ı çağırdı. ‘Cumhuriyetin 10. yılının parlak törenle kutlanmasını istiyorum. Ama masrafsız' dedi Tevfik Rüştü Aras, biran tereddüt geçirdikten sonra, Paşaya sordu:
Paşam, parlak tören, ama masrafsız buyurdunuz. Bu nasıl olacak? Mustafa Kemal, şu yanıtı verdi:
Benim imzamla dost düşman devlet başkanlarını kutlama törenine çağıracaksınız. Bu parlak tören masrafsız. Gelenler geliş gidişlerini kendileri ödeyecekler...”
23 Nisan 1920’nin 75. yılı çok görkemli, parlak geçti. Ama çok da masraflı gibi. Yemekleri görünce ağzım uçukladı. 45 milyar gitmiş. Konuklar, 1920 yıllarının sade sofrasıyla ağırlanamaz mıydı? Yüzü aşkın yemek çeşidinin arasında kuru fasulye ile haşlama yok muydu?
27 Nisan 1995, Cumhuriyet