Mustafa Kemal'in Yalnızlığı

Haldun Derin’in, “Çankaya özel Kalemini Anımsarken" adlı yapıtı, günlerce başucu kitabım oldu.
DDY’de memur bir “Paşa Kâzım” var, ta Kurtuluş Savaşı yıllarından beri, trenle gidip gelen Mustafa Kemal'in çevresinde. Esprili mi esprili de bir adam. Harf devrimi yılları, Mustafa Kemal Paşa Kâzım’ a sorar
Yumuşak “ğ" ile seri “g"yi nasıl ayırt edersin?
Üstlerine parmağımla basar anlarım!
Zaten sana soranda kabahat! der geçer Mustafa Kemal...
Mustafa Kemal'in çevresinde bir de "mutat zevat”, yani alışılmış kişiler vardır. Yazar Armstrong, Mustafa Kemal'le ilgili “Bozkurt” adlı yapıtında, “mutat zevat" için desperados" (gözü dönmüş haydutlar) deyimini kullanır. Haldun Derin, bunu şöyle anlatıyor:
"İçlerinden kimisinin, vefalı ve özverili hizmetlerinin yanı sıra, ufak tefek Hasanlıkları, Armstrong 'un onlara böylesine kara çalmasını hoş gösterecek boyutta olmasa gerektir. Huzuru mutat zevatın şunlardan oluştuğu kabul edilebilir: Salih Bozok, Cevat Abbas Gürer, Ali Kılıç, Recep Zühtü Soyak, Hasan Cavit Belül... En usluları sanırım sonuncusu. Pek ele avuca sığmayanlardan bir tanesi Viyana’da tanışıp evlenme vaat ederek getirdiği pek soylu Nemçe dilberini evinde uzun süre alakoyacak, sonra başından savacaktı. Kadının yakınmak üzere yazdığı mektup, bildiğime göre, Atatürk'e gösterilmeyecekti...
Gece nöbetine kalan kâtipler şifre anahtarlarını devralıyorlar. Bir de İçişleri Bakanlığı'nca ‘müstemirren takip' edilmiş (sürekli izlenmiş) olan bir düzineye yakın kimsenin bir dosyası var ki, hep el altında tutulurmuş. İçinde Kazım Karabekir, Ali Fuat, Cafer Tayyar Paşa’larla benzerlerinin ne yaptıklarını, nerelere gittiklerini anlatan, her gün gelmiş raporlar duruyor..." i. 40-41)
Hikmet Bayur'dan önceki Umumi Kâtip Tevfik Bıyıklıoğlu'na Gazi'nin yaptığı ufak bir azizliği ya da muzipliği şöyle anlatıyorlar: Bir gece Tevfik Bey, Dolmabahçe'deki yatak odasında mışıl mışıl uyurken, tabancasını çekip içeri giren Mustafa Kemal, onu tatlı uykusundan can havli ile uyandırıverince. zavallının ağzından dökülen şu olmuş:
Yok yok, aradığın burada değil.
1930’lu yıllar, 18 şubatta yeni alman “Ege" vapuruyla İzmir'e gidiyorlar. "Zafer" ile "Adatepe" muhripleri Ege'ye eşlik ediyorlar. Vapurda Rumeli türküleri söyleniyor. Hükümet radyoda alaturka müziği yasaklamış. Piyasa müziği yayını yapılmıyor. Atatürk, gemi süvarisine döner:
Her ne kadar hükümet yasak etti ise de Kaptan Bey'in iznini alır, gramofonda birkaç plak dinleriz... der. Sait Kaptan izin verir.
Sofra saati gelmiştir. Bu, sınav saati demektir. Orada herkes, sınavdan geçecektir. Sınava, Haldun Derin'in yanında oturan deniz yüzbaşıdan başlanır. Yüzbaşı her soruya güzel yanıtlar verir. Atatürk:
Onu amiral yapacağım! deyince, çocukluk arkadaşı Nuri Conker, dayanamaz mızıkçılık eder:
Yapamazsın Paşam! Kendi kabiliyeti buna müsait değilse yapamazsın!
Yaparım efendim ne demek? (Denizciye döner) Bakma sen bu enayinin sözüne!
Nuri Conker, “Kerem edin Paşam!" diye hâlâ ayak diremektedir. Atatürk, "enayi" sözcüğünü sık sık kullanır. Haldun Derin anlatıyor “Bu sözcük belleğimde şu çağrışımı uyandırdı, arkadaşlarından dünya evine girenlere Gazi'nin biraz para yardımı yapması gelenekmiş. Bunlardan Suat Dinçmen’in ikinci kez evlenmesi dolayısıyla, hususi kalem müdürünün durumu arz edip dilekte bulunması üzerine Gazi:
Ben, ikinci kez evlenen enayiye para vermem! buyurmuş... "(Suat Dinçmen’in oğlu geleceğin büyükelçilerinden Üstün Dinçmen. Üstün’ün eşi Filiz Dinçmen de ilk kadın büyükelçi olacaktır), (S. 88)
“Enayi" sözcüğünü, onun her davranışını -vagon penceresinde resim çektirmek gibi-öykünen Celal Bayar da sık kullanırmış!
Bir anıyı Hasan Rıza Soyak anlatır, Mustafa Kemal'in yalnızlığını, Mustafa Kemal, derdini şöyle döker:
“Yani ben burada bir nevi mahpus hayatı yaşıyorum. Gündüzleri ekseriya yalnızım, herkes işinde gücünde… Benim ise çok günler, bütün günümü değil, bir saatimi dahi dolduracak işim yok. Şu halde ya uyuyacağım. olmazsa kitap okuyacağım, yahut bir şeyler yazacağım. Arada biraz dinlenmek ve hava almak ihtiyacını duyarsam, dediğim gibi, şehrin içinde ve dışında ancak otomobil ile gezintiler yapacağım. Sonra? Sonra yine hapishaneye döneceğim ve işte böyle kendi kendime bilardo oynayıp, sofra zamanını bekleyeceğim. Bari orada biraz değişiklik olsa. Ne gezer... Bu sofra nerede kurulursa kurulsun, karşımda aşağı yukarı hep aynı şahıslar. Aynı yüzler, aynı sözler. Hasılı bıktım usandım çucuk!.." Tatlı Rumeli şivesiyle, “çocuk", "çucuk"laşıyordu... (Celal Bey de "çocuk"demekten hoşlanılmış!)
Atatürk, Özel Kalem Müdür Yardımcısı Sabit Şevki Şeren, günün evraklarını imzaya götürdüğünde:
Şu kararnamelerin imzası olmasa hiç işim yok demiş (Sabit Şevki Şeren, Turgay Şeren’in babası.), 19 Mayıs geldi geçti, uzgöreçte (TV'de) bile izlemedim, “cuma namazı" önergelerini imzalayanlar, bağlılıklarını bildiriyorlardı Mustafa Kemal’e. Yalan çuvallan!