Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi öğretim üyelerinden Prof. Dr. Cem Eroğul, SBF Dergisi’nin “Prof. Dr. Yılmaz Günal'a Armağan “sayısında, ayrı bir baskı ile dilde özleşmeyi ele aldı. “Anayasa ve Tüze Dilinin Türkçeleştirilmesi "adını taşıyan çalışmasında Prof. Cem Eroğul, dilde özleştirme girişimlerini enine boyuna inceliyor. Eroğul, giriş bölümünde özetle şöyle diyor:
“Dilin bir siyasal sorun olduğunu en iyi kavramış olan ülkelerin başında Fransa geliyor. Bu nedenle çalışmanın birinci bölümü bu örneğin incelenmesine ayrıldı. Olabildiğince kısa tutulmaya çalışılan bu özetten sonra, Türkiye’de dil sorununun ele alındığı ikinci bölüm geliyor.
Sonuç bölümünde, son derece öğretici olan bu deneyimlerden, öz Türkçe ve Türkiye'de tüze dilinin Türkçeleştirilmesi için ne gibi dersler çıkarılabileceği üzerinde durulacak."
Cem Eroğul'un kendi bulduğu sözcükler var. Bunlardan biri, “normal” karşılığında kullandığı “düzel” sözcüğü. Tutmadı diye çok üzülüyor. Bir de “kesinkes ” yerine “kesenkes” diyor. Kesinkesin kesinlikle anlamına, kesenkesin ise “mutlaka" anlamına geldiğini söylüyor. Cem Eroğul, “laik" sözcüğü yerine, “yercil"sözcüğünü kullanıyor. “Yercil"i bulan, Prof. Cemal Mıhçıoğlu; o “yercil"i, “semavi”nin karşıtı olarak kullanıyor, “laik” yerine. Dilin özleşmesinde, önemli çalışmaları olan Prof. Cemal Mıhçıoğlu, sayrı, evinde yatıyor.
Prof. Cem Eroğul, “Dil Bir İnsanlık Sorunudur” dedikten sonra, “Türkiye'de artık bir gerçeği açıkça görme zamanı geldi: öz Türkçe davası Türkiye’nin uygarlaşma davasıdır" diye ekliyor. Şöyle sürdürüyor:
“Şimdiye dek konu hep uluslaşma sorunu çerçevesi içinde ele alındı. Nitekim Dil Devrimi'ni savunanların sık sık yineledikleri Gazi’nin ünlü sözlerinde de aynı anlayış baskın görünüyor. Şöyle diyor Mustafa Kemal: ‘Milli his ile dil arasındaki bağ çok kuvvetlidir. Dilin milli ve zengin olması milli hissin inkişafında başlıca müessirdir’. (Atatürk bu sözleri, 1930 yılının sonunda, Sadri Maksudi’nin (Arsal) Türkçeyi savunmak için yazdığı bir kitap dolayısıyla söylemiştir. Sözün tamamı, Gazi’nin el yazısıyla, kitabın en başında verilmiştir.) Böyle olunca da dar bir ulusçuluk içinde hapsolmak istemeyen düşünürler, öz Türkçe davasından uzak duruyorlar. Oysa sorun, uluslaşmanın boyutlarını çok aşan bir insanlaşma sorunudur.
Bunun böyle olmasının nedeni son derece yalınçtır (basittir). Yüzeysel bir yaklaşımla sanıldığının aksine, dil yalnızca bir iletişim aracı değildir. Dili, kendi dışında oluşmuş düşünceleri bir yerden bir yere aktaran bir taşıta indirgemek yanlıştır. Dil, bu işlevinin yanı sıra çok daha önemli bir işlev yüklenir. Dil, düşünceye taşıtlık etmekle kalmaz, ona araçlık gereçtik de eder. Dil, düşüncenin hem yapıtaşı, hem harcı, hem de avadanlığıdır. Dilden soyutlanarak düşünce üretmek, sonra da bu düşünceleri dil aracılığıyla taşımak olanaksızdır. Çünkü dil olmayınca, yalnızca taşıt değil, taşınacak mal da olmaz. Kısacası, düşünce olabilmesi için dil de olmalıdır.
Dil, herhangi bir duygu ya da bilgi gibi, kendisinden önce var olan bir düşünce gövdesine eklenecek yeni bir dal değildir. Dil, öncesi ya da sonrası olmadan, her zaman düşüncenin kendisidir. Dil, düşüncenin varlık biçimidir. Böyle olunca da, dil nasıl ise düşüncenin de öyle olması kaçınılmazdır. Çorba gibi bir dille oluşturulan düşüncenin kendisi de ister istemez çorba gibi olur. Böyle bir dille yüksek bir anlak (zekâ) düzeyi gerektiren bir düşünsel etkinlik gerçekleştirilemez, örneğin Osmanlıca ile hiçbir yüksek düşünce ürünü yaratılamamış olması raslantı değildir. Osmanlıca gibi bir dille, ancak daha önce başka bir dille, gelişmiş bir dille üretilmiş olan düşünceler aktarılabilir. Buna karşılık, yalnız Osmanlıca ile yoğrulmuş bir kafadan insanlığa katkısı olabilecek bir ürün çıkamaz.
Her varlık türü gibi, ditin de doğasından gelen birtakım belirleyici özellikleri vardır. Bunların en önemlilerinden biri, anlık ile yetkinlik arasındaki düz orantıdır. 1852 yılında, on altı ciltlik büyük Almanca sözlüğünü yazmaya başlayan Jaceb ve Wilhelm Grimm kardeşler, önsözlerinde şöyle diyorlar: 'Sağlık durumları yerinde olduğu sürece bütün diller yabancı sözcükleri içlerine sokmazlar, girmiş olanları da atmak ve bunların yerine kendi öz kaynaklarından türettikleri anlamdaşlarla karşılamak içgüdüsünü taşırlar.’
Gerçi, tarihsel gelişim içinde, dillere birtakım yabancı öğelerin girmesinin kaçınılmaz olduğu doğrudur. Ancak şu da tartışılmaz bir gerçektir ki, yabancı akınına teslim olan bir dil gitgide esnekliğini, kıvraklığını, anlatım gücünü, en önemlisi de öz benliğiyle tutarlı bir biçimde düşünce üretme yeteneğini yitirir.
Bu kural bütün diller için geçerlidir. Dolayısıyla, benliğini koruma titizliği, bütün diller için gösterilmelidir. Gerçi, yeryüzündeki 2800 dolayındaki dilin hepsinin, uygarlığın en ince kavramlarını karşılayacak ölçüde geliştirilmesi olanaksızdır. Kimi diller bu yarışı yitirmişlerdir. Ancak yarışı yitirenlerin bile korunması ve geliştirilmeye çalışılması bir insanlık borcudur. Bu yarışta bir yer tutabilecek dillerin geliştirilmemesi ise düpedüz insanlığa karşı bir suçtur..."
★★★
2 Haziran Ahmed Arif’in, 3 Haziran Nâzım Hikmet’in ölüm yıldönümleri. Türk diline en büyük katkıları yapmış olan iki ozanı, tüm katkıda bulunanlarla birlikte, anıyorum...
Sinan Cemgil, Alpaslan Özdoğan ile Kadir Manga, 24 yıl önce dün, 31 Mayıs 1971 'de Nurhak Dağları’nda öldürülmüşlerdi. Öldürülmeselerdi, bugün aramızdalardı. Sinan, 51 yaşında olacaktı. Adnan Cemgil ile Nazife Cemgil’e, Şirin Cemgil’e, oğlu Sinan'a, Alpaslan ile Kadir'in yakınlarına sabırlar diliyorum.
1 Haziran 1995, Cumhuriyet