Ayben Kop'un Anlattıkları...

Aziz Nesin, Çeşme'de Kardiya Oteli’nde, yakın arkadaşı Ayben Kop'un kollarında öldü. Herkes onunla ilgilendi. Özellikle okurları. 7 temmuz günlü Hürriyet’te birlikte resimleri yayımlanan resim öğretmeni, ressam Serpil Atagöz, şunları söylüyordu:
Çeşme’nin sıcak günlerinden biriydi. Onu otelin plajında gördüm. Yorgun görünüyordu. Tek başına denize girdi. Otuz metre ilerledi ilerlemedi. Arkası üstü döndü; çıkarken biraz sendeledi. Ben kolundan tutup yardımcı oldum. Şezlongları Ayben Hanım'la birlikte taşıdık. On beş yirmi dakika sonra ikinci kez denize girdi. Ayben Hanım girmedi.
Ayben Kop, Cumhuriyet okuru Necip Yanmaz’ın Aziz Nesin’in içki içtiğine ilişkin anlatımına tepki gösterdi.
Hayır, ben içtim, Aziz içmedi. Çünkü ben, her akşam içki içerim.
Büyük rakı vermişler!
Büyük rakı verdiler... Büyük rakıyı hiç kimse bitiremez ki, ben iki duble rakı içtim orada. Aziz Bey su içti. Sonra, sofrayı toplarken götürdüler rakıyı. Aziz Bey, doğru düzgün yemek bile yemedi. Ordövr gibi bir şeyler çıkardılar, sonra bir et, piyazımsı falan. Aziz Bey onlara da elini sürmedi denilebilir. Meyve yedi. Ama rakı, kesinlikle içmedi. Rakıyı da benim için istedi.
Denize girmeye gelince: Aziz Bey'in devamlı denize girmesine imkân ve ihtimal yok. Biz vardığımız gün saat 6'da (18.00’de) deniz kenarına indik, 7'ye çeyrek kala odaya çıktık. 45 dakikada adam, denize bir girdi, ıslandı, gölgede oturdu. Ertesi gün, 12'yi çeyrek geçe deniz kenarına indik, çünkü saat yanımda -ilaçlarının saatini ayarlamak için saati hep yanımda taşıyorum- 1'i 5 geçe tekrar odaya döndük...
Ben Foça’ya hareket etmeden önce, Florance Nightingale'e gittiğimizde doktoru Arif Bey'e, “Doktor Bey, Aziz Bey’in denize girmesinde bir sakınca var mı?” diye sordum. “Girmesin Hanımefendi!" dedi. Ben de bunun üzerine onun çantasını hazırlarken denizle ilgili hiçbir şeyi koymadım. Foça'ya vardığımız zaman, “Nerde benim mayom? "dedi. Ben mayo filan almadım. Çünkü Dr. Arif Bey'in söylediği bu. “Hayır” dedi, “imkânı yok, gireceğim! İlla ki bana bir mayo bulun!" Orda belediyede çalışan bir hanıma söyledi. Ona mayo getirdiler. Şimdi, onu denize nasıl sokacağız, ne yapacağız? Peki, işte indik, koca bir şemsiye, o şemsiyenin altına bir koltuk koyduk. Başında şapkası oturuyor. Tabii sıcak. Foça'da “Bir girip ıslanayım” dedi “Tabii” dedim, elinden tuttum, oturdu, başını arkaya attı, ıslandı. Tekrar geldi, aynı yere oturdu. Onun deniz macerası da sadece bu kadar..
Ahmet Piriştina'nın evinde fenalaştı değil mi?
Piriştina 'nın evinde iyi değildi. Orada ben Piriştina 'nın eşine özel olarak, evin bir başka bölümünde dedim ki: “Sizin bu sitede bir doktor ahbabınız vardır, acaba mümkün mü? Sanki ziyarete gelmiş gibi. Aziz Bey çünkü kesinlikle doktor istemiyor". “Hay hay Ayben Hanım!" dedi kadıncağız. On dakika sonra, bir doktor bey geldi. “Geçerken uğradım, hatrınızı sorayım” der gibilerden ev sahiplerine. Tansiyonuna baktı 18. Doktoru demişti ki: "12’nin altına, 17'nin üstüne çıktığı zaman bana telefon edin”. Gelen doktor bey, bir tane isordil verdi, o dil altına kondu. Fakat, adamcağız bir de kalbini dinlemek istedi. Aziz Bey ona yanaşmadı. “Hayır!" dedi. Ne yapsın adam gitti. Ben fırladım, Florance Nightingale'den Arif Bey'i aradım, “Biraz bekleyin anons ettiriyoruz” dediler. O sırada Aziz Bey, bağırmaya başladı: “Ayben buraya gel. telefon etmeyeceksin! Çabuk buraya gel, kapat telefonu!” Zorunlu olarak kapattım telefonu. Başka bir seçeneğim yok. Fakat, o isordil etkisini gösterdi biraz sonra Sadun Bey (Aren)’le eşi (Munise) geldiler. Gayet hoş bir sohbet başladı. Aziz Bey, sadece meyve yedi, içki zaten almıyor. Saat 11.30'da gibi, “Artık kalkalım, otele gidelim” dedi. Ahmet Bey'in arabasına bindik, bizi otele getirdi. Aziz Bey'in odası giriş katı, bahçe içinde. Bahçe duvarına oturdu, yani ilerleyemedi. Ben Ahmet Bey'e, "Ahmet Bey gitmeyin, biraz kalın!" dedim. Durum, acayip tuhaf. Ahmet Bey'e “Hadi, sen çek git" dedi, “benim hiçbir şeyim yok!" Ahmet Bey gitti, ama bende Ahmet Beylerin telefonu var...
Ayben Kop, Aziz Nesin’in yürek paralayıcı ölüm anını anlatmaya başladı:
"... Yatağına yatırdım, orda başladı. Odada air-condition yok, vantilatör var, hemen onu fişe taktım. Ahmet Bey'in evine telefon ettim:
Bir doktor, bir oksijen tüpü, acil biçimde uçarak buraya gelin!
Hay hay Ayben Hanım! dedi. Telefonu kapattık.
Ben, ilk defa böyle bir olayla karşılaştığım için devamlı vantilatör kucağımda, yatağın etrafında dört dönüyorum. Sanıyorum ki, soğuk hava bir şey yapacak. Süre kavramını yitiriyorsunuz Mustafa Bey! 20-25 dakika sanıyorum, ordan oraya, ordan oraya... Ben de ona moral vermeye çalışıyorum. Bildiğim bir şey yok.
Aziz bak, Sivas'ı da yendik. Bak geliyorlar, şimdi geliyorlar, birazcık sık dişini..."
Ayben Hanım’ın sözünü kesiyorum:
Ne yapıyor, kıvranıyor mu böyle?
Ordan oraya atıyor kendini, nefes alamıyor. O korkunç bir olay Mustafa Bey! Köpük gelmeye başladı ağzından. Alt dudağı morarmaya başladı.
Konuşamıyor tabii...
Hayır, konuşamıyor! Gözleri tamamen hadekalarından fırlamış. O sırada gittim, pamuk ıslattım, devamlı ağzını ıslatıyorum.
Masaj filan yapmıyor musunuz?
Yaptım, yapıyorum onu da yapıyorum, yani filmlerden gördüğüm kadarıyla. Saatin daha 01.00 olduğunu sanmıyorum... Böyle, koluma aldım gitti! Yok, öldü!..
★★★
Aziz Nesin’in acısı sürerken pazartesi günü, Mehmet Ali Aybar da öldü. O, bugün İstanbul’da toprağa verilecek; solcuların tümüne başsağlığı diliyorum.