Aziz Nesin’in Savunması: (2)

İmzalarını Geri Alanlar...
"Aydınlar Dilekçesi Davası "nın “1” numaralı sanığı Aziz Nesin, savunmasının bir yerinde yargıca şunları söyledi:
"Daha mahkemeye verilmeden ve daha sorguya bile çekilmeden, Devlet Başkanı bu dilekçeyi imzalayanları, aynı günde TRT'den üç kez yayımlanan Manisa ’daki ünlü konuşmasında vatan hainliğiyle suçluyordu. YÖK üniversitesinin fahri hukuk profesörü olan Devlet Başkanı, mahkeme kararına gerek görmeden iki binden çok Türk aydınını vatan hainliğiyle suçlayarak mahkûm etmişti. Vatan hainlikleri TRT'den Türk ve dünya kamuoyuna ilan edilmiş olan bu insanları 2969 sayılı yasayı bozmaktan mahkûm etmek hem olanaksızdı, hem de dilekçenin içeriğinin tartışılmasını gerektireceğinden, yöneltilen suç değiştirilerek dilekçemiz bildiriye çevrilmek istenmiştir.
Bir insanı vatan haini görmekten daha aşağılayıcı ne olabilir? Devlet Başkanı'nın bizleri vatan hainliğiyle suçladığından beri ne yapmam gerektiğini düşünüp duruyorum. Susmam, kabul etmek anlamına mı gelecek? Yoksa korkak ve umarsız olduğum mu sanılacak? İnsan onuru için yaşıyorsa, kime karşı olursa olsun onurumu korumak zorundayım.
Devlet Başkanı'nın kimi konularda sorumunun bulunmaması, sorumsuz olduğu anlamına gelmez.
Ne yapılması gerektiğini hukukçulara sorup araştırdığım zaman çok şaşılası bir durum ortaya çıktı. Hiç kimse ne yapılması gerektiğini açıklıkla bilmiyordu. Hepimiz Devlet Başkanı’nın sorumlu tutulamayacağını sanıyorduk. Çünkü, cumhuriyet tarihimizin yedi devlet başkanından hiçbiri, kamu önünde yurttaşlarını böylesine aşağılamamıştı. Yani olayın bir başka örneği yoktur.
Cumhurbaşkanı da bir yurttaştır ve onun da cezai ehliyeti vardır ve onun da sorumları bulunmaktadır. Anayasanın 105. maddesine göre Devlet Başkanı’nın sorumlu olmayışı, salt imzası bulunan kararnameler dolayısıyladır. Bunun dışında cumhurbaşkanının da tıpkı benim gibi yasalar önünde sorumlu olması gerekir. Demokrasilerde cumhurbaşkanlarına sorum düşmemesinin nedeni, yetkisinin kendilerinden alınıp parlamentoya ve hükümetlere verilmiş olmasındandır. Oysa 1982 Anayasası’na göre, bizde Devlet Başkanı geniş yetkilerle donanmış olduğundan, sorumları da o oranda artmış olmalıdır.
Kısacası, beni Türk ulusunun tanıklığı önünde vatan haini ilan ederek aşağılayan Devlet Başkanı Kenan Evren’i mahkemeye vereceğimi burada bildiriyorum...
Dilekçemizin bildiri olduğunun kanıtlanması için sorgulanan imzacılardan kimisinin tanıklık sözleri çok ilginçtir: Bu tanıklardan Kartal Tibet adlı rejisör, tanık olarak bile askeri savcı karşısına çıkmaktan öylesine korkmuştu ki sarhoş olduğundan, dilekçeyi nerede, ne zaman imzaladığını anımsamadığını söyleyerek ‘İmza atmaktan dolayı suç işlemişsem cezama razıyım' demiştir. Sanık değil, bir tanığın tutuklanma korkusundan kurtulmaya çalışmasının ne demek olduğu düşünülmelidir. Çünkü Devlet Başkanı’nın dilekçeyi imzalayanlar vatan haini ilan edişinin ardından hemen askeri mahkemede dava açılması, sayısı beşi geçmeyen kimi imzacılar üzerinde panik denilecek korku yaratmıştır.
Dilekçenin hazırlık toplantısında bulunup orada 15 kişi önünde aşırı kahramanlık taslayarak konuşan Fikret Hakan ’ın, savcı önünde artistler kahvesinde dilekçeyi okumadan, tiyatrolara devlet yardımı sanarak imzaladığını söylemesi, üzerinde yaratılan korkunun büyüklüğünü göstermektedir.
Yaşı küçük bir kızı evinde alıkoymak suçundan hükümlü olarak şu sırada cezaevinde bulunan Öztürk Serengil adlı eski bir sinema oyuncusunun yine artistler kahvesinde pişti oynarken, kendisine dilekçenin toplu konut kredisi diye imzalatılarak oyuna getirildiğim söylemesi de, insanların üzerinde ne oranda büyük bir korku yaratıldığını göstermektedir.
Bu tanıkların yalancı tanıklık yaptıklarını kanıtlayabilirdik. Ama korkunun insanları ne zavallı duruma düşürdüğünü görerek onlara insanlık onuru adına acıyoruz. Duydukları korku yüzünden çok utançlı düşmüşlerdir. Dünyanın neresinde olursa olsun yurttaşlar böylesine korkutularak insanlık onurlarının kırılacağı duruma düşürülmüşlerse bu korkuyu yaratan yönetmenler bundan hiç de övünç olmayan kendi paylarını almalıdırlar. Bu korkutulmuş zavallı tanıklarla mı bizim dilekçemiz bildiri biçimine sokulacaktır?.."
Aziz Nesin, konuşmasının bir bölümünde de şu açıklamaları yaptı:
"Dilekçemizin imzalanmamda en küçük isteklendirme. zorlama, özendirme olmadığının belgesi olarak, dilekçeyi imzalayanlardan kimisinin, imzasını gen almak için bize yazdıkları yazılan gösterebiliriz. İmzalarını geri almak isteyenlerden, bu isteklerini bize yazılı olarak bildirmelerini istedik. Bize imzalarını ya da imza verme sözlerini geri almak için yazılı başvuranlar şunlardır: İffet Aslan, Yıldız Sey, Yıldız Kenter, Nilüfer Tapan, Mete Tapan, Nursel Duruer, Prof. Uğur Alacakaptan, Cüneyt Arkın, Anıl Çeçen... Bu başvuru mektupları dosyamızdadır. Kandırılarak dilekçeyi imzaladıklarını söyleyen tanıklar da. isteselerdi, ötekiler gibi imzalarını geri alabilirlerdi..."
Aziz Nesin, uzun savunmasının sonunda, sözlerini şöyle bitirdi:
“Zamanın yetersizliği bakımından sözlerimi kesiyorum. Bu savunmamı yazarken konuşmama bütünüyle izin verilip verilmeyeceğini bilmiyorum. Ama ben konuşabilirim düşüncesiyle yazdım. Bu savunmam salt mahkeme ve savcı için değildir. Asıl okumaları gerekip yararlanacakların okumalarını dilerim.
Bu davayı açan ve açtıranlara, bana bu konuşma fırsatını verenlere söylemek istediklerimin pek azını bile olsa açıklama şansım verenlere çok teşekkür ederim. Saygılarımla."