Deniz'den son vurgunu Tansu Çiller yedi; Deniz’in sonradan pişman da olsa yaptığı bir iyilik, Tansu Çillere, Yüce Divan'a giden yollan açmasıydı denebilir.
Tansu Çiller, iktidara hükümlüydü. İktidardan düştüğü an, kendisini Yüce Divan’da bulabilirdi. Süleyman Bey, bunları iyi bilirdi Başbakanlığı sırasında, hakkında soruşturma önergeleri verildiğinde, neler çektiğini bir o bilirdi. Suat Hayri Ürgüplü bir gün;
Süleyman Bey, Yüce Divan'a gitmekten neden çekiniyorsunuz? Ben gittim, aklanıp çıktım. Siz de aklanırsınız! demişti. Süleyman Bey, ona şu karşılığı vermişti:
O mahkeme beni beraat ettirmez!
Peki, Süleyman Bey'in “kızını" aklayacak mahkeme nerede?
Deniz'den asıl vurgunu yiyenler, SHP'lilerdi. Deniz Baykal, sekiz bin üyeli CHP’siyle, sekiz yüz bin üyeli SHP’yi vurmuş, yerle bir etmişti. Bugün SHP’nin bir toplu iğnesi bile yoktu artık. Yapılan gitmiş, yatağı, yorganı gitmiş, tümü CHP’ye taşınmıştı. Hikmet Çetin, Murat Karayalçın, Onur Kumbaracıbaşı, Mümtaz Soysal çırçıplak ortalıkta kalakalmalardı. Mümtaz Soysal, kenara çekilerek kendini kurtardığına inanıyordu. Hikmet Çetin, Murat Karayalçın'ı satırarasında suçluyor, Murat Karayalçın da “Hikmet Çetin'e, CHP'nin yaptıkları hakkında rapor vermiştim!" diyordu.
Onların yine de tuzları kuruydu. Ama SHP'ye gönül vermiş, CHP’ye de bir türlü ısınamamış 800 bin üye ne olacaktı? Hükümetten ayrılması, hükümeti bozması kolaydı, ama SHP hükümetteyken, bürokrat kadrolara atadığı bir dolu inanmış kişiye kim sahip çıkacaktı? Bunlar, valiler, öğretmenler, polisler, belediye başkanları, her dereceden memurlardı. Bir lokantada, bir kahvede toplanıp bir kadeh içkilerini yudumlayarak tartışan, ülkenin geleceği üstüne özgürce düşüncelerini söyleyen, partinin mitinglerine katılan, “militan" diyebileceğimiz kimselerdi. Bunların kökenleri, kavgaları, savaşımları 1950 Demokrat Partisi dönemlerine değin uzanır, dayanırdı. Bunlar, başsız kalmışlardı. Şimdi bunların çoğu:
Kime oy vereceğiz? diye kara kara düşünmekteydiler. Bunlara;
Kime oy vereceksiniz? Yeni partinize, SHP ile birleşen CHP'ye! demesi kolay.
SHP ile birleşmese, SHP'yi bir vurgunla vurup partiyi ele geçirmese, oy oranı yüzde ikilere, üçlere inecek olan partiye niye oy vereyim ki? derlerse, ne karşılık verilecekti?
Çok kişi, İsmet Paşa'dan beri notu kırık Bülent Ecevit’e oy vermeyi bile düşünüyordu. Ne yapacaktı bu insanlar?
Deniz Baykal, bir türlü “hizip" liderliğinden çıkıp birleştirici bir parti lideri olamamıştı, olamayacaktı! Yıllar geçti, bir gün Fikret Ünlü'nün evinde birlikte yemekteydik. Deniz Baykal'la eşi, Teoman Erel'le eşi, Erol Çevikçe ile eşi de vardılar. Konu, yaklaşan SHP kurultayı, bu kurultayda Deniz Baykal’ın ne yapması gerektiğiydi. Hinthorozu Erdal Bey adaydı, ama Deniz karşı çıkıp çıkmamakta kararsızdı. Ne yapmalıydı? Teoman Erel:
Vurun geçin! diyordu. Ben söze karıştım:
Neyi vurup geçiyorsunuz? Deniz Bey, bir ‘hizip lideri'dir, ama bir parti lideri kimliğine kavuşmamıştır. Vurup geçmeleri, büyük yanlış olur, SHP mahvolur!
Başka konuşmalar da oldu, Erol Çevikçe:
Sayın Ekmekçi’yle bir yemek daha yemek gerekecek! dedi.
İkinci yemeği bir daha yemedik, Teoman Erel, Deniz Baykal'ı destekliyordu, ama sevgili Teoman bir trafik kazasında öldükten sonra, eşi Neşe Erel, Deniz Baykal'ın CHP'sine değil, Bülent Ecevit'in DSP'sine girdi, yönetim kurulu üyesi oldu.
Deniz Baykal, hinthorozu Erdal Bey karşısında, her seferinde -çok az oy farkıyla da olsa- yenildi.
Banka soygunlarında, izlediğim filmlerden bilirim; yüzleri kapalı soyguncular, ellerinde silahlar:
Kimse kıpırdamasın, bu bir soygundur! derler (Bunun konumuzla bir ilgisi yok).
CHP Kurultayı’na giderken. Deniz Bey:
Hesap tamam! Demişti. SHP'li takımı "vurgun"u yemişti. Kimse kıpırdayamadı, şaşkın ördeğe dönmüştü!
'Vurgun" sözcüğü, daha çok sünger avcıları için kullanılır. Dibe dalan süngerciler, denizden “vurgun" yerler, kimi yaşamı boyunca “yatalak" olur kalır (Bodrum’da, Gündoğan’da vurgun yemiş bir sünger avcısını gördüm, koltuk değneğiyle dolaşıyordu).
Kişiyi asıl düşündüren şey, "uyum hükümeti" adı altında kurulacak bir “örtülü MC” iktidarında ilericilerin ne olacağı, cezaevlerinde yatanların nasıl çıkacakları, Terörle Savaşım Yasası’nın 8. maddesinin nasıl ortadan kaldırılacağı...
Necdet Uğur, Yapı Kredi Bankası Yayınları arasında çıkan “İsmet İnönü" adlı yapıtında, İsmet Paşa’nın bir türlü aşılamadığını söyler. “Keşke aşılabilmiş olsaydı" der. “Siyasal Felsefe, Siyasal Uygulama Etkileşimi" başlıklı bölümde şöyle der:
“İnönü, gündelik politikanın iniş-çıkışlarından pek etkilenmezdi. Kısa dönemde başarı kazanmak için küçük hesaplar yapanları, fırsatçıları, tarihe karşı sorumsuzluktan hemen tanırdı. Onlara güvenmez, saygı duymazdı. Zararlarını önlemeye çalışırdı. Onun için önemli olan tarihsel görevine ters düşmemekti. Bu uğurda göze almayacağı tehlike, meydan okumayacağı güç yoktu.
İnönü, bizdeki tarihten gelen ilerici, yenilikçi devlet anlayışının belki de son temsilcisiydi. Çağın gerisinde kalmış düşünce ve ilişkilerin karşısına çıkmayı görev bilirdi. Bu tür malzemeyi politikada sonuç almak için kullananları affetmezdi.
İnönü, demokrasinin kurucusu, koruyucusu, geliştiricisiydi. Öteki partilere, hükümete, Meclis'e esirgeyerek bakardı. Onlara öfkesi, çoğu kez en değer verdiği eserine zarar geleceği korkusundandı.
İnönü, bir politikanın gücünü, toplumun yerleşik çıkarlarına uyumundan aldığını çok iyi bilirdi. Ama gerektiğinde, değişen toplumun beklentilerine yol açmak için yerleşik çıkarlara karşı çıkmaktan kaçırmazdı...
... İnönü yaşıyor olsaydı, kendi kendimizi yönetmeye hazır olmadığımızı düşünenlere, tarih bilincinden yoksun olanlara dünyayı dar eder, bizleri daha yukarı bir uygarlık çizgisine koşmamız için zorlardı..."
5 Ekim 1995, Cumhuriyet