Vay Başımıza Gelenler...

Herkes bu sıra, Anayasa Mahkemesi’nin 24 Aralık seçimleriyle ilgili kararını bekliyor ya, benim derdim başka.
Olay, 1980'lerde geçti. Yıllarca Anayasa Mahkemesi'nin üyeliğini, başkanlığını yapan Kâni Vrana (1913-15.6.1984), kırk günlükken Üsküp yakınlarında Preşova'dan, ailesiyle birlikte Türkiye'ye gelmişti. 1918'de Alaşehir'de doğan Kenan Bey’in ailesi de Preşovalıydı.
Gün geldi, Kenan Bey, "darbe" yaptı. Çankaya’ya oturdu. Anayasa Mahkemesi'nde bir ant içme töreni vardı; yasaya göre ant içme törenlerinde cumhurbaşkanları bulunurdu. “Beşibiryerde"nin başı olan Kenan Bey, Kâni Vrana’yı, daha önceden de tanırdı. Kâni Bey, o ant içme töreni sırasında emekliydi. El sıkıştılar. Ant içme törenleri günü üst kata, başkanın odasına çıkıp bir kahve içimi söyleşmek gelenekti. Kenan Bey, Kâni Bey'in de gelmesini istedi. Kırmadı. O da üst kata toplantıya çıktı. Kenan Bey, Kâni Bey’e:
Benden bir şey iste! dedi. Bunun anlamı, “Dile benden ne dilersen!" demekti. Kâni Vrana:
Ben emekliyim, memlekete borcumu ödedim, görevimi yaptım, hiçbir şey istemiyorum. Teşekkür ederim! yanıtını verdi.
Olmaz, diyordu Kenan Bey, sen istemesen de, ben sana görev vereceğim. Olur mu hiç öyle şey!
Kâni Vrana’yı yakından tanıyordum. Dürüst bir hukuk adamı olarak biliyordum. Bir gün pabucunun delik olduğunu yazmıştım!
1981'lerin ortalarında, Genelkurmay İkinci Başkanı Orgeneral Necdet Öztorun, telefonla Kâni Vrana’yı aradı.
Kâni Bey, dedi, siz Danışma Meclisi üyeliği için başvurmamışsınız!
Evet, başvurmadım. Kenan Paşa, bana görev verecek, onu bekliyorum!
İşte görev bu! dedi Necdet Paşa, Hemen bir dilekçe yazın, ben bir araba gönderip aldıracağım!
Kâni Vrana dilekçeyi yazdı, gelen postaya verdi. Aradan günler, haftalar geçti, bir ses yok!
Beşibiryerde, işleri çok sıkı tutuyordu. Kâni Vrana, 1974 “bağışlama" yasası Anayasa Mahkemesi'ne geldiğinde, bağışlamanın geniş tutulması yönünde oy kullanmamış mı? MİT raporları böyle diyordu. Danışma Meclisi’ne alınmadı!
Bir başka örnek daha var: Yargıtay 4. Ceza Dairesi Başkanı Doç. Dr. Sami Selçuk, Yargıtay’ca, Anayasa Mahkemesi'ne en çok oyu alarak, birinci sırada aday gösterilmişti. Sami Selçuk, iki dil biliyordu. Genç yaşında Yargıtay’da göze batmış, sivrilmişti. Kenan Bey, O’nu değil, daha az oy alan bir adayı seçti. Bu, 1984 yılında oluyordu. Yargıtay 1986’da, Sami Selçuk'u yine aday gösterdi. Bu kez, bazı arkadaşları “Nasıl olsa, seni seçmezler" diye oy vermemişler, bu kez ikinciliğe düşmüştü. Yine Kenan Bey, Sami Selçuk'u atamadı. Gerekçeler arasında, zaman zaman Cumhuriyet'te yazılarının çıkması da vardı. Dedikodular yanında, kimileri de "Efendim evinde çanak anten var!" söylentilerini yaymıştı.
Anayasa Mahkemesi’nin giderek yozlaşmaya bırakılması, gerçekte Çankaya'da oturanlardan kaynaklanıyordu. Kuruluşların gösterdikleri üç adaydan, Çankaya'da 864 metrede oturan kişi, en yüksek oyu alanı değil, kendi istediğini seçiyor, atıyordu! Bu sakatlık, yasadan geliyordu.
Eskiden İstanbul'daki Yeni Cami’nin çevresinde ayakyolu da varmış Orada bir de ibrikçibaşı otururmuş. Bir kişi gelip, ibriklerden birine sarılmış. İbrikçibaşı:
Onu bırak, demiş, şunu al!
Adamın işi ivedi. Onu almış. İşini görmüş, sonra ibrikçibaşına sormuş:
Neden o ibrigi aldırmadın da, bu ibriği aldırdın?
İbrikçibaşı karşılık vermiş:
Ona da karışmayacağız da, burada niye oturuyoruz?
864 metre yükseklikte oturan kişi, seçim yasası önüne geldiğinde, bu yasanın sakatlıklarını bilmiyor muydu? Bilmiyorsa da öğrenmedi mi? Neden geri çevirmedi, alışılmış deyişle "veto" etmedi? Haydi veto etmedi. Anayasa Mahkemesi'ne neden gitmedi? Gidemez mi? Gerçi, şimdiye değin hiç Anayasa Mahkemesi'ne gitmedi. Hacı TÖ de gitmedi. Süleyman Bey, Anayasa Mahkemesi'ne giderek, eski parti arkadaşlarını küstürmek mi istemiyordu ne? O zaman yansızlık nerede kaldı? Bir daha yansızlıktan söz etmesin! Hacı TÖ ile Süleyman Bey, birbirlerinin ardışığıdır (devamıdır).
Bir de Anayasa Mahkemesi’ne gitmeyi çok ayıp bir şey sayanlar var; ne saçma şey.
1961 Anayasası hazırlanırken, Coşkun Kırca, Anayasa Yarkurulu sözcüsüydü. Yarkurul raporunda, cumhurbaşkanının da, bütün işlerden hükümetlerle birlikte sorumlu olduğu belirtiliyordu. “Cumhurbaşkanı da, Bakanlar Kurulu ile birlikte davranmak zorundadır" görüşü egemendi. Bu nedenle, Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk’e değin, cumhurbaşkanları Anayasa Mahkemesine gitmede çekingen davranmışlar. “Ya reddedilirse?" diye korkmuşlardır. İlhan Öztrak'ın Çankaya da bir çeşit danışman olarak bulunduğu bir sırada, Fahri Korutürk Anayasa Mahkemesi'ne gitme yürekliliğini göstermiş, davayı açmıştı. İlk incelemede Anayasa Mahkemesi, “Bu davada, cumhurbaşkanının hükümetle birlikte hareket etmesinin söz konusu olmadığını, bu yetkinin cumhurbaşkanının kişiliğine verilmiş yetkilerden olduğunu" belirtmişti. Sonra bu iş yürümüş, cumhurbaşkanları Anayasa Mahkemesi’ne dava açmaya başlamışlardı. Kenan Bey, birçok dava açmış, Süleyman Bey ise bu konularda -nedense- çekingenliğini korumuştu… Son olayda, Anayasa Mahkemesine gitmeliydi. Gitmesi için, kendisine yeterli bilgiler verilmiş olmalıydı. Haydi gitmedi. Hiç değilse, gerekli gereksiz konuşmamalıydı. Kendi deyimiyle, orası "Çankaya Noterliği" değil miydi ne?
Anayasa Mahkemesi Başkanı da çok konuşmamalı. Mahkemeyi yaralamaya kimsenin hakkı olmamalı.