Süleyman Bey, 24 Aralık seçimlerinde çevre engelinin (barajının) kaldırılması için Anayasa Mahkemesi’ne gitti. Bu yönden Süleyman Bey'i kutlamak gerekiyor. Neden sonra usu başına gelmiş, demokrasi denen şeyden, kendisinin de sorumlu olduğunu düşünebilmiştir.
İşin aslına bakarsanız, demokrasinin yozlaşıp, bu duruma gelmesinin başlıca sorumlularından biridir kendileri. Seçim Yasası’ndaki değişiklik ilk biçimiyle, Meclis’ten çıkıp önüne geldiğinde, kuzuların sessizliğine bürünmüş, geri çevirme yerine, hemen onaylamayı yeğlemiştir. Kendisine yapılan uyanlara da kulak asmamıştır. Anayasa Mahkemesi’ne gitme girişimini Mümtaz Soysal’lara bırakmıştır. İyi mi yapmıştır?
Süleyman Bey'in, gerçekten tüze adamı olan çevresindekiler, uyarma görevini sürdürmüşler, sonunda Anayasa Mahkemesi’ne gitmesi gereğine inandırmışlardır.
Mümtaz Soysal ise CHP’den ayrılıp DSP'ye geçtikten sonra “Anayasa Mahkemesi’ne gidecek misiniz?” sorusuna:
Gitmeye gerek yok, çünkü DSP yüzde on barajı (engeli) aşacaktır biçiminde yanıt verebilmiştir.
Süleyman Bey'in, Anayasa Mahkemesi’ne giderken istediği de Türkiye engelinin (barajının) kaldırılması değil, illerde uygulanacak olan yüzde 10 “çevre engeli"nin kaldırmasıdır. Oysa, Türkiye de demokrasiyi engelleyen, işbaşına gelenleri diktatörlüğe iten, tümüyle d'Hondt düzenindeki engellerdir (barajlardır). Bugün, günahını almayayım, Süleyman Bey, yüzde 10 Türkiye engelinin kaldırması için dava açamazdı. Çünkü Anayasa Mahkemesi, 1987'de, Türkiye engelinin anayasaya aykırı olmadığına karar vermişti. Ne Meclis'te grubu bulunan siyasal partiler, ne de cumhurbaşkanları on yıl geçmeden. bu konuda. Anayasa Mahkemesi ne dava açamazlar. Yalnız, mahkemelerden, bunun anayasaya aykırı olduğuna ilişkin, bir başvuru gelirse, konu Anayasa Mahkemesi'nde görüşülebilir. Kaldı ki Anayasa Mahkemesi Başkanı Yekta Güngör Özden’in, 1987'de olduğu gibi son Seçim Yasası'ndaki ülke engeli “ülke barajı"na yaptığı itiraz da Anayasa Mahkemesi'nde benimsenmemiştir. Özden, karşıoy gerekçesinde özetle şöyle diyordu:
“...Yüzde 10'luk ülke barajı, ülke gerçekleri ve demokratik ilkelerle bağdaşmamaktadır. Sayısal barajlar bir düzen sağlamak amacından çok, öznel nedenlerle bir önlem niteliğinde getirilmektedir. Yasama organının saygıyla karşıladığımız ve tartışmasız benimsediğimiz siyasal tercih ve takdir hakkı, anayasaya aykırı düşmemek koşuluyla geçerlidir. Anayasanın 67. maddesinin öngördüğü, hak ve özgürlükleriyle kişiliği anlam kazanıp tümlenen bireylerde oluşan ulusun egemenliğini sağlayacak özgür seçim, adalet ve istikran gözeten seçim yaşatandır..."
Anayasa Mahkemesi üyelerinin seçimi yalnız cumhurbaşkanlarının yetkisine bırakılıp yozlaştırılırsa, elbette. Anayasa Mahkemesi de yozlaşır, gider.
Türkiye'de uygulanan “d'Hondt " düzeninin babası Belçikalı Victor d’Hondt tur. 19. yüzyıl matematikçisi, hukukçusu olan d'Hondt'un yöntemi, Belçika'da azınlıkların ezilmemesini, korunmasını amaçlıyordu. Yöntemi 1899'da yürürlüğe konmuştu. Bu, ülke engelini (barajını) da tanımamaktaydı. Türkiye'de uygulanan yüzde 10 ülke engeli, insafsız bir yöntemdir. Yüzde 10 ülke engeli varken küçük partilerin Meclis'te temsili olanaksız duruma gelmektedir.
Kanımca, seçim düzenindeki engellerin (barajların) asıl sorumlusu Süleyman Bey'dir. 1961 Anayasasından esinlenerek düzenlenip uygulamaya konulan seçim düzeni, "d'Hondt "düzeniydi. "d'Hondt" düzeninde de küçük de olsa, bir engel yok değildi. 1965 seçimlerine gidilirken “ulusal artık" (milli bakiye) düzeni benimsendi. 1965 seçimleri, bu yöntemle yapıldı. Türkiye'de ilk kez bir sosyalist parti, Türkiye İşçi Partisi (TİP), Meclis'e on beş milletvekili sokmuş, grup kurmuştu. Bu 15 kişi Süleyman Bey'in uykularını kaçırdı. 1968 yılında, Süleyman Bey'in partisinin (AP'nin) Meclis ten çıkardığı bir yasayla “engelli d'Hondt" sistemini Türk demokrasisi tanıyacak, yozlaşma bir yandan boy gösterirken diktatörlük de bir yandan filizlenecekti. Süleyman Bey çırpınıyordu:
Bu anayasayla ülke yönetilmez diyordu.
Nedenmiş? “Ortaklıklar” (koalisyonlar) kurulurmuş, "istikrar, uyum" sağlanamazmış. Süleyman Bey'in iktidarları, en düzensiz, en kararsız dönemlerdir. Abdülhamit döneminde de bir ölçüde “istikrar, uyum" vardı, yok muydu?
Anayasa Mahkemesi, AP çoğunluğunun çıkardığı, bu engelli (barajlı) d'Hondt düzenini anayasaya aykırı bularak iptal etti. Ancak daha sonra “ulusal artık" (milli bakiye) kaldırıldı. 1969 seçimlerine, ulusal artık ortadan kaldırılmış olarak gidildi. Süleyman Bey'in bu son kez, bir başına iktidara geldiği seçimdi. Bunu bir daha artık hiç göremeyecekti! O, hiçbir zaman demokrat olmadı, olamadı! Değiştiğim söylediği zaman bile, doğruyu söylememekteydi. Kırk yıllık. Yani, olur mu Kâni?
1968'de “Engelli d'Hondt'u kaldıran Anayasa Mahkemesi, kararının bir yerinde şöyle diyordu:
“Demokratik idare anlayışı, içinde bulunduğumuz yüzyılda daha da gelişmiş ve toplumda beliren bütün fikir topluluklarının elverdiği oranda meclislerde temsillerine olanak tanınması; böylece sağlanan çoğunluk iktidar, azınlık da muhalefet olarak bütün eğilimlerin ülkenin yönetiminde etkilerini göstermelerinin sağlanması, demokratik bir idarenin belli başlı nitelikleri arasında sayılmaya başlanmıştır..."
Mahkeme, bu seçim düzenini o zaman, “demokratik hukuk devleti" ilkesine aykırı bulmuştu. Demokratik hukuk devletinden şimdi ne kaldı?
Süleyman Bey, yıllar yılı “tek başına iktidar" istedi. “Kızım" dediği Tansu Çiller de öyle istiyor. Fransızlar; “Tel pere, tel fille" (Öyle babanın öyle oğlu) derler. Biz, “Anasına bak, kızını al” deriz. Burada, “tel pere, telle fille " (öyle babanın öyle kızı" yakışıyor mu ne?
Taşlama ustası Hasan Çelebi, şu dizeyi düştü:
“Araplarda ebû-cehil, bizdeki de ümm-ü-cehil."
(Ebû-cehil: Bilgisizliğin babası, ümm-ü-cehil: Bilgisizliğin anası).
26 Kasım 1995, Cumhuriyet