14 ocak pazar günkü “Ankara Notları"nda, Gazi Mustafa Kemal Paşa'nın 'Bursa Söylevi'ni açıklamıştım. Bu, oldukça geniş yankı yaptı; “Eline sağlık" diyenden geçilmedi. O gün, Bursa konuşmasının yanı sıra, Atatürk'ün ölümüne değin, yaveri olarak çalışan Cevdet Tolgay'ın tanıklığına da yer vermiştim. Bugün de Bursa konuşması ile ilgili olarak Atatürk’ün genel yazmanı (umumi kâtibi) Hasan Rıza Soyak'ın yazar Falih Rıfkı Atay’a yazdığı bir mektubunu özetle yayımlayacağım. Soyak, Dünya gazetesi başyazarı Falih Rıfkı Atay'a mektubunda şöyle diyor:
“12 Aralık 1966 tarihli gazetede 'Atatürk'ün Bursa Nutku’ diye adlandırılan bir konuşması hakkındaki başyazınızı -her zaman olduğu gibi- dikkatle okudum, makalede Atatürk’ün ‘meşruiyetçi’ olduğundan bahsediyor, buna misaller veriyorsunuz. Doğrudur, hakkınız var. Nitekim büyük bir asabiyet ve kırgınlık içinde yaptığı o konuşmada da Büyük Adam’ın itiyadından (alışkanlığından) ayrılmadığı gayet açık olarak göze çarpmaktadır.
Böyle bir tahlile girişmeden önce olay hakkındaki hatıramı anlatayım. İzmir’deydik; buraya Bursa'dan gelmiştik; oradan ayrıldığımız güne kadar camilerde ezan Türkçe okunuyordu... Fakat yazdığınız gibi Atatürk, Bursa'dan ayrılır ayrılmaz koyu gericiler pek cesaretli bir tepki yaratmışlar, köylere kadar ezanı yeniden Arapçaya çevirmek için topluca teşebbüse geçmişler... Buna karşı ilgili resmi makamlar hemen hemen seyirci kalmış, adeta sinmişler... Eşsiz inkılapçının pek bel bağladığı gençlikte de bir kımıldama olmamış... Atatürk bunu haber alınca beyninden vurulmuşa döndü, yerinde duramaz oldu... Derhal Bursa 'ya hareket emrini verdi. Birkaç saat içinde hazırlandık ve trene atlayarak yola çıktık... Yol boyunca hep bundan bahsediyor, idarenin gevşekliğinden, gençliğin ilgisizliğinden acı acı yakınıyordu, yolda bir istasyonda Antalya'dan gelen Başvekil İnönü ile de bu konuda uzun uzun görüştü.
Trenden Bilecik’te indik ve otomobillerle öğleden evvel Bursa’ya geldik, o gün ve ertesi günü hadisenin tahkiki ile meşgul oldu. Ankara’dan Adliye ve Dahiliye vekilleri de (bakanları) gelmiş; onlar da mesele üzerinde sıkı soruşturmalar yapıyorlardı.
Atatürk, 6 şubat akşamı sofrada bahis konusu konuşmayı yaptı, daha doğrusu yapmış... Ben sofrada değildim, büro diye kullandığımız odada vazifemle meşguldüm... Bunu, sonradan tafsilatiyle dinledim... Nitekim o akşam nöbetçi olup sofraya yakın bir yerde bulunan ve pek dürüst, anlayışlı, daha doğru bir tabirle tam bir ‘asker' olan arkadaşımız Cevdet Tolgay, konuşmayı dinlediğini ve bugün de iyice hatırladığını Milliyet gazetesine anlatmıştır (Milliyet 1 Aralık 1966) Demek ki bu konuşmanın vukuundan (oluşumundan) tereddüte mahal yoktur (kuşkuya yer yoktur) . "
Hasan Rıza Soyak, daha sonra gazeteci Rıza Ruşen Yücer’in notlarından Ata’nın Bursa Söylevi'ni aktarıyor.
Reşit Ülker'in “Ata'nın Bursa Nutku" adlı yapıtında Hasan Rıza Soyak’ın başka konulardaki anılarına da yer veriliyor. Soyak, “Serbest Fırka" anılarını anlatırken özetle şöyle diyor:
... Serbest Fırka (parti), bu ihtiyaçtan doğmuştur. O zaman başlayan mücadele en son şiddetine vardığı ve birçok yerlerde tekkelerin açılmak üzere temizlenip süpürüldüğü; hatta fes bile ısmarlandığı yolunda haber gelmeye başladığı bir gündü. Yanına girmiştim. Yatak odasında, yeni kalkmış, gazeteleri okuyordu. Beni görünce, her zaman olduğu gibi:
Ne haber? dedi. Mevcut haberleri heyecanla anlattım. Her zamanki sükûnetini muhafaza ediyor ve beni dikkatle dinliyordu. Maruzatımı (sunuşumu) bitirdikten sonra.
Şimdi ne olacak Paşam? dedim.
'Benim düşündüğüm gibi düşünülmüş ve hareket edilmiş olsa idi, böyle vaziyet hasıl olmazdı. Fakat olan olmuştur; çocuk, biz işimize bakalım. Şimdi yapacağımız iş basittir. Devlet Reisliği’nden (Cumhurbaşkanlığı’ndan) çekilmek ve partinin başına geçmek, karşı taraftaki arkadaşlarla müştereken (ortaklaşa) anarşi ve irtica (gericilik) istidatlarını (hazırlıklarını) ortadan kaldırmak, ondan sonra da sükûnetle ve samimiyetle yolumuza devam etmek. Belki bu suretle gayeye daha kolay vasıl oluruz (ulaşırız)’ dedi
Bunun üzerine, ben de bugün, büyük hicapla (utançla) hatırladığım dar bir zihniyetle:
Ya iktidara geçerlerse? dedim.
Yüzü karıştı, müteessir olmuştu. Dudakları büzüldü, belli idi ki incinmişti. Sesini biraz yükselterek cevap verdi:
Olabilir, ama biz, hiçbir zaman daima iktidar mevkiinde kalacağız iddiasında bulunmadık ki.
Gafilane (körü körüne) devam ettim:
Ya inkılap esaslarından inhiraf ederlerse (saparlarsa)? suali ağzımdan döküldü.
Yüzü tekrar değişti, mavi gözlerinde mesut atiye (mutlu geleceğe) olan sarsılmaz imanının şimşekleri çaktı; sesi biraz daha çelikleşti:
Haaa!.. Bak işte bu olmaz, dedi, inkılabın hedefini kavramış olanlar, daima onu muhafazaya (korumaya) muktedir olacaklardır.
Cumhuriyeti inkılapla beraber kül halinde en layık ve emin bir zümreye, gençliğe emanet etmişti, müsterihti (içi rahattı). Sen de sükûnet bulmuştum. Yanından ayrıldım." (Sel Yayınları, Atatürk Kütüphanesi, No. 8, Yakınlarından Hatıralar, S. 11. İst. 1955).
Süleyman Bey, seçimlerden önce tartışmalar sırasında. "Seçimleri 21 ocaktan önce yapın" diyordu. Bunun anlamı, seçimler 21 ocaktan sonraya kalırsa din sömürüsü yapılacağı kuşkusuydu. Süleyman Bey bu, bilmez mi? Seçimler yapıldı, ama hükümet kurulması 21 ocaktan sonraya kaldı. Oruç ayında, şimdi seyredin din sömürüsünü...
23 Ocak 1996, Cumhuriyet