İstanbul üzerinden Antalya'ya gidip orada "Uğur Mumcu” etkinliklerine katıldım. Danıştay savcılarından Öcal Beningtan, Ankara'dan gelip katılmış, güzel bir konuşma yapmıştı. Öcal Beningtan, ilkokuldan beri tanıyordu Uğur’u, yakın arkadaşıydı. Toplantı, 24 ocak öğleden sonra, Antalya Devlet Tiyatrosu salonunda yapıldı.
Antalya toplantısında, okul arkadaşı Öcal Beningtan'ın anlatacaklarını merak ediyordum. 30 ocak salı günkü Cumhuriyet'te, genç arkadaşımız Ece Temelkuran'ın sanatçı Metin Akpınar'la yaptığı konuşma ilginçti. Metin Akpınar, “Tebessüm ettirerek yapılan savaş ve savunma daha etkili oluyor" diyordu. Metin Akpınar “Uğur'un yüzü gülsün" diyordu. Çok sevdim bu yaklaşımı. Uğur’a en yakışan yaklaşım da buydu kanımca. Gazeteciyi, yanına yaklaşılmaz, ondan kaçılır diye görenler yanılırlar. Uğur da, insan sıcaklığı ile düşünülmeli, öyle anılmalı gerçekte.
O yüzden, Uğur’un öldürülüşünü ben, Nasrettin Hoca’nın fıkralarına kızarak öldürülmeye kalkılmasına benzetirim.
Danıştay Savcısı Öcal Beningtan, Uğur’un düzenlediği bir açıkoturumu anlattı. Hukuk fakültesinde Uğur, girişken çocuk. Açıkoturum için Doğan Avcıoğlu, daha başkaları, kim varsa toplamış, konuşturacak. Yalnız, sağdan kimse yok. Aydın Yalçın’a gitmiş. Aydın Yalçın, iddialı bir ekonomist. "Kimler var" diye sormuş Aydın Yalçın; Uğur Mumcu saymış, “Şunlar şunlar var... "diye. Aydın Yalçın:
Gelmem, demiş, karşıma adam çıkarın!
Bu sırada Uğur kıkır kıkır gülermiş. Yalçın sormuş:
Ne gülüyorsun?
Efendim, onlar da sizin için öyle söylüyorlar!
Bunun üzerine Aydın Yalçın:
Tamam, demiş, geliyorum!
Antalya'daki toplantıyı, Atatürkçü Düşünce Derneği Başkanı Prof. Dr. Güven Lüleci yönetiyordu. Öcal Beningtan anlatıyordu Uğur Mumcu'nun gerçekleştirdiği etkinlikleri:
“Bu etkinliklerde hukuk fakültesi konferans salonundan kimler geldi geçti... Süleyman Demirel, Su İşleri Genel Müdürlüğü’nden, başbakanlığa oynayan bir kişi; Doğan Avcıoğlu, Aydın Yalçın. Turhan Feyzioğlu, Turan Güneş, bunlar hocalıktan başka, bize gelerek güncel olayları anlatırlardı, nasıl oldu, nasıl bitti gibisine. Bazen okul kitaplarında soyut olarak okuduğumuz sosyalizmi, Marksizmi, sosyalist mücadeleleri, Doğan Avcıoğlu'nun, Osman Nuri Torun’un konferanslarıyla daha yaşama geçirir, daha bir, bilimsel yaklaşımın dışında pratik görüş kazanırdık."
Antalya'da salonu tıklım tıklım dolduranlar içinde, yeğenlerim, yakınlarım da vardı. Yeğenim Alime-Osman Tekbaş, oğulları Fırat -kızları Didem İstanbul'dan ertesi gün geldi- yeğenim Kâzım Ekmekçi, Antalya Tiyatrosu'ndan Mustafa Yalçın, Antalya’da “kefir"in yayılmasını sağlayanlardan Prof. Dr. Hasan Yaygın (Telefonu: 0 242 334 30 54), “Ermem Sorunu” yapıtıyla kendini tanıtan üniversite öğretim üyelerinden Nurşen Mazıcı; 1950'lerde Trakya'da, kırmızı kravat taktığı için savcının öfkesini çeken Numan Bayazıt oradaydılar. Numan Bayazıt’ı çoktandır arıyordum; 1950'lerde Trakya'da köyleri kalkındırmak için bir dernek oluşturmuşlar. Hemen “gizli örgüt" kurmaktan mahkemeye verilmişlerdi. Savcı, Numan Beyazıt'a:
Seni mahkûm ettirmek benim görevim. Çünkü sen kırmızı kravat takıyorsun! demişti. Genç öğretmen Numan, aldığı dört buçuk yıllık cezayı çektikten sonra, Antalya'ya sürgüne gönderildi. Numan, 27 Mayıs devriminden sonra sıkıntılarından kurtulabilmişti. Numan, nergis çiçekleriyle karşıladı! Hadimli Kerim Uysal, oğlu Dünya gazetesinden Mustafa Uysal, Köy Enstitülü yazar Mustafa Şanlı, emekli müfettiş Alaattin Cömert, Atatürkçü Düşünce Derneği Başkan Yardımcısı Prof. Olcay Özkan oradaydılar. Çok yakın ilgi gösterdiler. Çok aramama karşın Antalyalı ozan Metin Demirtaş'la görüşme olanağı bulamadım. Yayımladığı "İnsan" dergisini sürekli alıyorum. Antalya Akdeniz Üniversitesi'nden öfkeyle emekli olan Çetin Yetkin'le telefonda konuştum. Bana anlattıklarına göre, Uğur Mumcu etkinliklerinin düzenlenmesinde, Antalya Kültür Müdürü Musa Seyirci yardımcı olmuş. Antalya'da oturan kız kardeşim Nazmiye ile eşi Mustafa Solak, sayrı olduklarından toplantıya gelemediler.
***
Mesut Yılmaz la Tansu Çiller'in neden anlaşamadıklarını, Rize dolaylarında bir geziye giden Şükran Yurdagül anlattı:
Emekli öğretmen Şükran Yurdagül, arabasıyla tüm Türkiye'yi dolaşmış. Yolu Rize’ye uğradığında, orada Çay Fabrikası’nda çalışan bir yakınını görmek istemiş. Fabrikaya gitmiş. Yakını fabrikada yokmuş. Ancak, Şükran Yurdagül'e demişler ki:
Aradığınız bugün izinli, evinde. Bizim şoför arkadaş, sizi evine götürsün. Ancak, arkadaşımızı sonra geriye getirin... Şükran Yurdagül, arabasına binmiş, yol gösterecek olan sürücü arkadaş da yanına oturmuş. Ancak, bir tedirginlik bir tedirginlik; adam yerinde duramıyor, kıvranıyormuş sanki. Bir ara:
Sen iyi şoför değilsin! demiş.
Neden?
Kemer takıyorsun, iyi şoför kemer takmaz! Sen benim yerime geç, arabayı ben kullanayım!
Şükran razı olmamış. Adam, neredeyse arabadan inmek istiyor. Ne ise, yakınını bulmuş, adamı da fabrikaya getirmiş. Yakınına olayı anlatınca, yakını ona şu karşılığı vermiş:
Rize'de kadının kullandığı arabaya binmezler!
Başbakan Tansu Çiller'in 3 şubat cumartesi günkü iftar yemeğine, politikacıların iftar vermelerine karşı olduğumdan dolayı, katılmadım. Bunu da özel kaleme bildirdim.
4 Şubat 1996, Cumhuriyet