Erdal İnönü’nün “Anılar ve Düşünceler" yapıtı onuncu baskısını yapmış. Ederi de daha artmış.
Anılara Erdal Bey, babaevinden başlıyor, çok tatlı öyküler anlatıyor. Doğrusu, İsmet Paşa’dan aktarıyor. Anıları okurken, Erdal Bey'de bir yazarlık kumaşı olduğunu hemen anlıyorsunuz. Kendine özgü bir biçemi (üslubu), insanı sıkmayan bir anlatışı var. İsmet Paşa'ya da, Erdal İnönü'ye de bir sevgimin olduğunu “Ankara Notları”nı izleyenler bilirler. Ancak, bir yapıtı okurken, yansız olmam gerektiğini de biliyorum.
Genelkurmay Başkanı Ahmet İzzet Paşa ile birlikte, Yemen'de onun kurmay başkanı olarak görev yapan İsmet İnönü, İzzet Paşa'nın kimi özelliklerini evde sofrada anlatıyor. Kimi anılar şöyle:
“İzzet Paşa'nın şişmanlıktan şikâyeti vardı. Ama iyi yemek yemesini de severdi. Doktorunun tavsiyelerini dinlemezdi. Bir akşam eşraftan birinin evine yemeğe gittik. Büyük bir sofraya oturduk. Yemeklerin biri gidip biri geliyor ve Paşa hepsinden alıyor. Yemeğin sonuna geldik Kahveleri beklerken, İzzet Paşa'nın itirazı duyuldu:
Nasıl şey, yemek bitti mi, daha pilavı getirmediniz!..
Ev sahibi mahcup bir eda ile:
Yemeğimiz bu kadardı, kusura bakmayın, diyecek oldu. Paşa kıyameti kopardı:
Katiyyen kabul etmem, ben gelirken gördüm, pilav tepsisi hazırlanmıştı, sofrada duruyordu. Ondan yemeden gitmem.
Çaresiz işaret ettiler ve gerçekten büyük bir tepsi pilav geldi. İzzet Paşa keyifle yemeğim bitirdi. Anlaşıldı ki Paşa gelirken dikkat etmiş, mutfağın yanındaki aralıkta hazırlanmış yemekleri görmüş. Ancak doktoru da görmüş ve;
Aman bu kadar yemeği Paşa'ya yedirmeyelim, hiç olmazsa pilavı kaldırın, diye ev sahibini uyarmış. Ama uyarısı para etmedi. Paşa istediğim gene yedi.”
“Doktoru bir gün Paşa'yı ikna etmiş, önereceği perhiz yemeğini yiyecek. Doktor memnun, önemli başarı sağladığını düşünüyor… Birlikte yemekteyiz Paşa, getirilen perhiz yemeğini güzelce yedi. Sonra hizmet edenlere dündü:
Perhiz yemeğim yedik, tamam. Şimdi getirin bakalım ötekilerin yediği yemeği!.. dedi. Doktorun şaşkınlığını görecektiniz.
Sabahları tartılırdı. Çok meraklıydı. Basküle çıkar, emireri de dengeyi sağlayarak ibrenin gösterdiğini okumaya çalışırdı Emireri başlar:
Seksen beş, seksen yedi, doksan.. Derken Paşa bağırır, sözünü keser:
Dur, nereye gidiyorsun, yanlış okuyorsun, baştan başla! der. Er yeniden başlar:
Seksen, seksen beş, doksan deyince Paşa gene bağırır, eri durdurur:
Olmaz öyle şey, doğru oku baştan deyince er tekrar başlar. Tartılma işi her gün böyle devam ederdi. Bir gün, ben oradayken Paşa gene bilmem kaçıncı defa:
Dur, baştan oku! deyince er dayanamadı. Paşa'ya döndü:
Paşa, paşa, yiysin, yiysin, kantara kızıysın!.. deyiverdi.”
İnönü'nün başbakanlarından Şükrü Saraçoğlu, Ödemiş'te doğmuş, ilkokulu, ortaokulu orada okumuş, lise öğrenimim İzmir'de, yükseköğrenimim de İstanbul'da Mülkiye Mektebi'nde tamamlamış, daha sonra burslu olarak gittiği İsviçre’de Cenevre Siyasal Bilgiler Fakültesi'ni bitirmiş. Bunları belirttikten sonra Erdal Bey anlatıyor:
“Saraçoğlu sofrada, babama ve bize çocukluk anılarını anlatmaktan hoşlanırdı. Çocuklukta edindiği birtakım alışkanlıktan hâlâ bırakmadığını da görürdük. Yemeğe oturduğumuzda, soframızdan eksik olmayan çorba gelince hemen ekmeğim ufalar, parçaları çorbasına atar, çorbayı hep öyle içerdi. Bitirdikten sonra da:
Oh, dünya varmış!.. Eğer birisi ‘Aç kalmak, tok olmaktan iyidir' derse sakın inanmayın!.. derdi.
... Ödemiş 'e, baba yurdunun anılarına büyük bir sevgi ile bağlı idi. Özellikle annesine ayrı bir saygı ve hayranlık duyardı. Zaman zaman İstanbul'dan gelip evimizde kalan, soframıza katılan halamın kızı İrfan, bir gün Saraçoğlu'nu dinledikten sonra şöyle bir gözlem yapmıştı:
Dinlediğim bütün bakanlar arasında yalnız bir tanesi annesinden bahsederken 'anam' diyor, o da Saraçoğlu!..”
Bunları okurken, Saraçoğlu ile ilgili olarak dinlediğim bir anı canlandı. Alev Coşkun’dan dinlemiştim. Saraçoğlu'nun başbakanlığı sırasında “Efe" diye anılan Ödemişli bir çocukluk arkadaşı görmeye gelir, bir derdi vardır; ancak Saraçoğlu, görüşemez mi ne olur, adam çekip gider. Onun gelip gittiğini öğrenen Şükrü Saraçoğlu, çok üzülür. Yanındaki görevlilere.
Gidin, onu bulun! der. O, şimdi Ulus’tâki kahvelerden birindedir. Kahveye girin. Kim üç sandalyede birden kaykılmış oturuyorsa, o Ödemişlidir. Alıp getirin! Yoksa, Ödemiş'te benim canıma okur!
Ödemişliler, sandalyeye oturur, yanındaki sandalyeye kolunu, önündeki sandalyeye de ayaklarını dayarmış. Buna, bir başka Ödemişli Aydın Engin ne der bilmem.
***
İki gün önce, İstanbul'da Süleyman Bey’in Dolmabahçe'deki Bezm-i lem Valide Sultan Camisi'ne giderek cuma namazı kıldığını uzgöreçler verdi, AA’da haber olarak basına duyurdu. Süleyman Bey'i çok kınadım. Namaz kıldığı için değil, dini politikada kullandığı için. Bir de laiklikten söz ediyor. Namazını evinde kılabilir, gösterisiz yapabilirdi tapınmasını. Basına ne oluyor? Ondan sonra da Erbakan'ı eleştiriyorlar. İmam böyle yaparsa, cemaat ne yapmaz? Nerdesin İsmet Paşa?
25 Şubat 1996, Cumhuriyet