Almanya'da öğretmenlik yapan Ayşe Aktül-Schaefer’den 29 nisan günlü şu faks-mektubu aldım:
"Sevgili Ekmekçi,
Bu sabah beni telefonda anımsamanıza çok sevindim. Ben sizi hiç unutmamıştım. Burada kulaklarınızı çok çınlattık. Bu kadar yazıdan sonra domuzun tadına bakmanız unutulmaz bir anıydı hepimiz için.
Köln'deki akşam yemeğinde, Paskalya’da, Güneydoğu'da olacağımdan söz etmiştim. Güneydoğu’nun kebaplarından, tatlılarından konuştuk. Bana Antep'te bir kez tatlı yemek nasip oldu. O da boğazımda düğümlendi.
Sizi Güneydoğu gezimde sık sık anımsadım ve ‘Bunu da Ekmekçi ye yazmalıyım' diye düşündüm. Ancak:
Bunlar Türkiye'de yaşayanlar tarafından kanıksanmış. Yazsan ne olacak? diyordu tartıştığım insanlar.
Üzüldüğüm olaylara bakış açıları çok farklıydı. Zaten bizi Almanya’dan gelmiş iki kadın eğitimci olarak ciddiye bile almak istemiyorlardı. Tartıştığımız insanları köşeye sıkıştırınca, Türkiye de yaşarsak, bizim de onlar gibi kaderci olacağımıza yemin ediyorlardı. Bizi en çok üzen, eğitimcilerin ve genç insanların tutumuydu. Gezimiz boyunca konuşabildiğimizce konuştuk insanlarla. Bizim için çok değerli, aydınlatıcı bilgilerle donandık. İslam şeyhlerinden, Katolik Kilisesinin İtalyan rahibine değin değişik dinden, değişik ırklardan insanlarla görüştük. Samandağ’daki Vakıflı Köyü'ne gittik, sayıları çok az kalmış Ermeni ailelerinin Paskalya Bayramı'na katıldık. Antakya'nın Ortodoks Kilisesi’nde ‘Zeytin Dalı' bayramında ilk kez Türkçe bir ayin dinledik. 'Bizim de bayramlarımızda ayinlerimiz Türkçe olsa' diye hayıflandık. Adıyaman'da bizi 'Ahlak Masası' sorgularken, Türkiye'de özgürlüğün bir an, bazı insanların iki dudağı arasında noktalandığını düşündük. Urfa'da, Harran 'da doğaya hayran kaldık. Ama insanlarla konuştuğumuzda, kendimizi aydan geldik sandık. Oysa ben, bir yıl önce, Diyarbakır, Mardin, Midyat, Batman, Hasankeyf, Elazığ, Van, Tatvan, Bitlis, Doğubeyazıt, Hakkâri, Yüksekova 'ya gitmiştim. Öğrencilerim:
Öğretmenim bu pazar bayram. Pazartesi okula gelmeyeceğiz değil mi? diye sorduklarında. Antep'teki küçük çocuğu anımsadım. Benim öğrencilerim Alman yasalarının onlara verdiği haklardan yararlanarak, pazartesi günü de evde kalmak istiyorlardı. Oysa, ancak bayramın birinci günü evde kalabilirlerdi. Onlara, ‘bayramlık borcunu’ ödeyen çocuğu anlattım…
Gaziantep 'te, en tanınmış baklavacıya gitmiştik. Tavsiye üzerine, en iyi baklavacının ‘M…..’ olduğunu öğrenmiştik. Saat hayli geçti. Antep'te bu tür bazı yerlerin sabaha değin açık olduğunu öğrenince epey rahatladık. Artık baklavamızı yiyebilirdik. Gelin bohçası ısmarladık. Bize hizmet eden küçük çocukla sohbet etmeye başladık. Alışılmış bazı sorular sorduk. Çocuk da çalışan tüm çocuklar gibi sorularımızı yanıtladı. Dükkânın sahibi Hacı Efendi'nin oğluna, ‘bu çocukları niçin bu saate kadar çalıştırdıklarını’ sorduk, ‘bu denli tanınmış tatlıcı Hacı'nın buna gereksinimi olmadığına, hem Müslümanlıkta çocukların hakkını yemenin haram olduğunu bilmeleri gerektiğine' değindik.
Bu çocukların meslek öğrenmek için ezilmeleri gerektiğini, okumanın hiçbir şey getirmeyeceğini söyledi Hacı'nın oğlu. Bu çocukları çok şanslı görüyordu. Hiç olmazsa meslek öğreniyor, para kazanıyorlardı.
Biz de eğitimci olarak yaptıklarının yasaya aykırı olduğunu, dokuz yaşındaki bir çocuğun 16 saat çalıştırılamayacağını, bu çocuğun beş yıl okul zorunluluğu olduğunu, buranın Hakkâri değil, Türkiye'de yedinci sırada yer alan gelişmiş bir kent olduğunu, bu durumu ilgili makamlara bildireceğimizi söyledik. Bu ara, küçük çocuğun kulağına bir şeyler fısıldadılar. Çocuk önlüğünü çıkardı, bize 'Allahaısmarladık' deyip gitti. Çocuğun ceketine takılıp kalmıştı gözüm. Yamalardan ceketin rengi belli olmuyordu.
Beni Köln'de Ahmet İyidirli’nin arabasıyla eve bırakırken siz:
Türkiye'de birçok çocuğun ayâkkabısız dolaştığını söylemiştiniz. Ali Sirmen:
Artık ayakkabısız çocuk yok Türkiye'de, herkesin ayakkabısı var! demişti. Türkiye derken, nerelerden bahsetmişti diye düşündüm o an...
Çocuk gidince, tartışma yarıda kaldı. Hacı Efendi’nin oğulları da gittiler. O ana değin sesi çıkmayan Hacının küçük oğlu konuşmaya başladı. Giden çocuğun durumunun gene iyi olduğunu, esas orada köşede ayakta duran çocuğun kulağına bakmamızı istedi. Bu çocuk, bir ara tatlı imalathanesinde çalışmış: orada ustaları çocuğun kulağına vura vura kulağını sağır etmişler. İmalathanenin penceresinden, kulaktan kanayıncaya değin sallandırmışlar:
Korksun da iyi çalışsın! diye.
Kendisinin bir gün bile orada çalışmadığını, ama bu çocuğun mecbur olduğunu, çünkü babasının onu oraya bıraktığını anlattı.
Tatlıyı çok beğenmiştik. Ama çatalımızda kalan parçaya el süremiyorduk. Demek ki bu tatlılar, hem de Anteplilerin böbürlene böbürlene ‘Amerika'ya bile gidiyor bizim tatlılarımız' dedikleri bu tatlılar, bu yavruların kanı akıtılarak yapılıyordu.
Biz nereye geldik? dedik bir kez daha. Çocuk, ‘haftanın yedi günü, günde 16 saat çalıştığını ve böylece önce ustasına olan borcunu ödeyeceğini' söyledi. Bu yaşta çocuğun ne borcu olabilirdi ki? Meğer ustası ona geçen bayram, bayramlık giysi almış da onun borcunu ödüyormuş. Bir hafta önceki haftalığını babası gelip ustasından almış. Bu nedenle bir hafta daha böyle geç saatlere değin çalışacakmış.
Hesabı istedik. Dört porsiyon ‘gelin bohçası' için 420 bin TL ödedik. Çocuk haftada yedi gün, günde 16 saat çalışıyor, 300 bin TL haftalık alıyordu. Tüm Hacıların Kurban Bayramı mübarek olsun!
Not: Öğrencilerim ne diyeceklerini bilemediler. Pazartesi günü okula geldiler!.."
Dün 1 Mayıs’tı. Cumhuriyet'e başladığımın 21. yıldönümü. Onu da yüreğimde kutladım.
2 Nisan 1996, Cumhuriyet