Tarım uzmanı Ramazan Talaş’tan bir süre önce, aşağıdaki mektubu aldım: “Sevgili Ekmekçi;
Olmadı Sevgili Mustafa ağabey. Yine olmadı. En iyisi ben gönlümden geçen ve size yakışan biçimiyle başlayayım yazıtıma,
Gazeteci Ekmekçi,
Gazeteci ne demektir? Teorik olarak tam bilemiyorum. Benim bildiğim kadarıyla gazeteci: Evrende olup bitenleri, yine tüm evrene yararlı olacak biçimde irdeleyerek sorgulayarak sunmak için çalışan ve başka mesleği olmayan insan diye düşünüyorum. Tam bunları yazarken Dil Kurumu Sözlüğü 'ne bakmak geldi usuma. (Doğaldır ki Evren’den önce yayımlanan sözlüğe) baktım, şöyle yazıyor: Gazeteci: ‘Gazeteye yazı yazmayı, haber toplayıp vermeyi ya da gazetenin yazı işlerinde çalışmayı iş edinen kimse' diye tanımlıyor sözlük.
Pek yanılmadığımı anladım gazeteci tanımı konusunda sözlüğe bakınca.
Mustafa ağabey,
Cumhuriyet gazetesindeki köşenizde, 23 Nisan 1996 tarihinde yazmış olduğunuz 'Deli Dana Olayının İçyüzü' başlıklı yazınız nedeniyle yazma gereği duydum. Yaptığınız gazetecilik olayı nedeniyle sizi bir kez daha yüreğimin tüm sıcaklığı ile kutluyorum. Bir kez daha gösterdiniz, gazetecinin görevinin, toplumu bilgilendirmek ve aydınlatmak olduğunu. Olayı, uzman bilim adamlarıyla konuşup tartışarak bilimsel olarak aktardınız, aydınlattınız bizi.
Bu haber basında çıktıktan sonra sekiz yaşındaki oğlum Duyşen et yemez olmuştu. Ayrıca biz de gönül rahatlığı ile yiyemiyorduk. Bizden öteye oğlumun et yemesi gerekirdi. Çünkü, zihinsel ve bedensel gelişimi için oğlumun et yemeğe gereksinimi vardı.
Ancak yemiyordu bu kadar sansasyondan sonra. Nasıl yesin ki?
Ölümden korkuyordu haklı olarak oğlum. Kim korkmaz ki ölümden. Oğlum, 'Siz benim ölmemi mi istiyorsunuz' diyordu. Aslında güzel bir yanı da öğrenmiş olduk. Çünkü, davul ve zurna ile çocuklarını savaşa yollayan, fakat barış için çaba göstermeyen bir ülkede ölümden korktuğunu söylemek erdemi çok doğru bir olgu değil de ondan!
Sevindim, yaşam sevinciyle dolu Duyşen. Belli ki gerçekleştirmek istediği şeyler var usunda. Bunların neler olduğunu bilmiyorum. Olsun. Orası da ona, Duyşen'e ait.
Demem şu ki sizin yazınızı okudum ve oğluma anlattım, ikna oldu ve et yemeye başladı. Bu nedenle teşekkür ediyorum size. Gazeteciliğin ne olduğunu bir kez daha gösterdiniz sansasyonculara, şantajcılara, yağdanlıklara, liboşlara; işte bu yüzden kutluyorum sizi. Aslında siz işinizi yapıyorsunuz. Bundan dolayı kutlanmanıza normal koşullarda gerek yok. Ancak gazeteci geçinenlerin asıl meslekleri başka olduğu için ben gazetecilikten başka uğraşı olmayanların ‘Acaba biz mi yanlış yapıyoruz’ kuşkusuna düşmemeleri için kutlanması ve desteklenmesi gerektiğine inanıyorum.
Sonlarken bugün gördüğüm bir duyuruyu da aktarmak istiyorum: Gülhane sayrıevinde teyzemin oğlu yatıyor. Doğuda beş aylık askerdi. Yirmi bir yaşında, tarafı olmadığı savaşta vuruldu beyninden ve kolundan, yaklaşık on beş gündür koma halinde yoğun bakımda yatıyor. Durumu öğrenmek için gittim bugün. Sağınından bilgi aldım, görüşemedim, iyiye gidiyormuş durumu. Tedaviye yanıt vermeye başlamış. Sevindim; ölmeyecek diye. Tam bu sevincim anında Gülhane sayrıevi konukevinde şöyle bir duyuru gözüme çarptı: 'OHAL bölgesinden gelen hasta ve yaralılarımızın yoğunluğu nedeniyle konukevimizde tüp bebek için tedaviye gelenler kalamazlar'. Buna çok üzüldüm. Neden insanlar bir yandan çok güç koşullarda tarafı olmadıkları savaşa davul zurna ile gönderip sakat kalmalarına ve ölülerine seyirci olup ağıt yakarlar sadece? Bu ne büyük çelişkidir anlamıyorum. Anladığım, ülkemizin dünya toplumbilimcileri için bulunmaz bir tez deryası olduğu.
Gazeteci olan gazetecilere ve Cumhuriyet'e yürek dolusu selam. 26 Nisan 1996."
Ramazan Talaş’ın mektubunun bir iki paragrafını özetledim. 23.25.28 nisan günlerinde, “Deli Dana Olayı" ile ilgili olarak yazdığım üç “Ankara Notları”nın toplumun nasıl beklediği yazılar olduğunu biliyordum. Hacettepe Üniversitesi Mikrobiyoloji Kürsüsü Yardımcı Doçenti Dr. Tanıl Kocagöz ile Prof. Şemsettin Ustaçelebi'nin açıklamaları, bu konuda kuşkuda olanları aydınlatacak nitelikteydi. Et satış yerleri, kollarını kavuşturmuş oturuyorlar, etle beslenme gereksinimi olan çocuklar üzülüyorlardı. Küçük Can, annesi Seçkin'e.
Anneciğim ne olursunuz, bana biraz et verin. Söz veriyorum, deli dana olmayacağım diyordu.
Adını Cengiz Aytmatov'un “Öğretmen Duyşen"inden alan Duyşen Talaş da öyle. Can Göloğlu:
Ben saplı et istiyorum diyordu. Saplı et, pirzolaydı.
Yazılar çıktıktan sonra etkisini gösterdi. Et satış yerlerinden kimileri, "Ankara Notları"nı camlarına astılar, müşteriler görüp okusun diye.
Onca "domuz eti"ne ilişkin yazı yazıyorum, kimse kesip camlarına asmıyor. Yobazlardan bu denli niye korkuyorlar? Dünyanın her yerinde domuz eti şapur şupur gidiyor. Yahudilerde de yasak, ama Türkiye’deki Yahudiler yiyor. İsrail'de de yeniyor. “Domuzuna Yazılar"ın güzün çıkacak ikincisinde anlatacağım.