"Hoca"dan Yağlı Öyküler!

Edebiyatçılar Derneği, Pertev Naili Boratav'ın “Nasreddin Hoca" kitabını yayımladı. Nasreddin Hoca üzerinden bir yasak kalkmış oldu!

Gelgelelim, Ankara'da toplanan “5. Uluslararası Türk Halk Kültürü Kongresi”nde konuşan Prof. İlhan Başgöz’ün, Nasreddin Hocayı anlatırken ondan bir fıkrayı söylemesi, gericilerin tepkilerine yol açtı. İlhan Başgöz’ün sözü kesilerek kürsüyü terk etmesi istendi. İlhan Başgöz’ün sözünü kesen Kültür Bakanlığı Müsteşarı Alaattin Korkmaz dan başkası değildi. Kültür Bakanı Agâh Oktay Güner, daha sonra İlhan Başgöz'den özür diledi. Bir başka izlencede konuşmasını sürdürmesini rica etti.

Olaydan sonra Indiana Üniversitesi profesörlerinden İlhan Başgöz'e sordum:

Konuşmanızı bitirebilseydiniz, ne diyecektiniz?

Konuşmamı bitirebilseydim, Nasreddin Hoca'nın öykülerinin hoşgörülü olmadığını, çünkü güldürü türünün hoşgörüye yatkın olmadığını söyleyecektim. Ancak gelenekte bir hoşgörü var; bu hoşgörü, Nasreddin Hoca'yı yaratan, Türk halkında, bu hoşgörü O'nu dinleyende. Tabii, Hoca 500 yıldır bizimle alay ediyor, biz gülüyoruz, hiç aldırmıyoruz; adam din anlayışımıza takılıyor, biz gülüyoruz; adam karakterlerimizin en eksik yanlarını yeriyor, kınıyor, biz gülüyoruz, aldırmıyoruz. Yani, kendi kendimizi eleştirmeyi o denli güzel kabullenmişiz ki bu çok sağlıklı bir psikoloji, halkın psikolojisi. Yani, asıl nokta bu Hoca öykülerinde. Hoca, bir öyküsünde, karısına bir vurur karısı ölür. Yani, hoşgörü az öyküsünde var. Karı ile ilgili öykülerinde küçük bir hoşgörü işareti var; ama tür hoş görmez. Güldürü hoş görür mü yahu?

Tabii...

O vakit güldürü olmaz, anlamsız bir şey olur...

Dinlerken hoş göreceksin onu.

Tabii, dinleyen hoş görecek. Yani, halk hoş görmüş de bizim bağnazlar hoş göremiyorlar. 500 yıl önce yazılmış, okunmuş, kimseyi rahatsız etmemiş. 500 yıl sonra bu demokrasi devrinde...

Anladım...

Türün açıklaması bu “Hoca" öykülerindeki. Halk hoş görür, aydınlar değil. Osmanlı aydınları dehşetli hoşgörüsüz. Fatih'ten sonra hoş görmemiş. Şeyhülislam fetvaları var, diyor ki: “Pırasa yiyen bir adam yese caiz midir?". “Yiyebilir, ama camiye gitmemek koşuluyla!” Pırasa yemesine izin vermiyor. Bir başkası: “Bir adam boza içse ne lazım gelir?" Yanıt: “Karısı boş düşer!" Çünkü, boza satılan yerler temiz yerler değildir.

Başka ülkelerde Nasreddin Hoca nasıl?

17. yüzyıla değin. Hoca öyküleri çok müstehcen; bizde müstehcenin karşılığı yok. Ama Makedonya’da buna “yağlı öyküler" diyorlarmış. Ve yağlı öyküleri kadınlar anlatıyorlarmış.

Anadolu kadını da öyledir...

Anadolu 'da Türkmen kadınının nasıl küfürlü konuştuğunu ben bilirim. “Boynuzlu, yine bilmem nen kalktı" derler adıyla, kocaları da kah kah kah gülerler...

Evet, siz neyi anlattınız konuşmanızda?

Minareyi anlattım; Hoca bir gün bir kente gidiyor, minareyi görüyor, “Ne bu" diye soruyor. “Bu bizim kentimizin s..idir" yanıtını alınca da “Buna göre g.. ünüz var mı bari" diyor. Sonra bu değişiyor. Minareyi görüyorlar, “Bu nedir” diye soruyorlar. Hoca diyor ki: “Bu bir kuyuymuş, tersine çevirmişler, kurusun diye bırakmışlar!" Bu tamamen başka birşey. Çünkü 16. yüzyıldan sonra Osmanlı saray kültürü tahammül etmiyor.

Anladım...

Behaı diye bir şey var, Mevlevi Veled Çelebi İzbudak. 1927’de bir kitap yayımladı. “Letaifi Hoca Nasreddin" diye.

Nasreddin Hoca’nın gülmeceleri...

Evet. Orada, 15. yüzyıl kaynağından bir öykü anlatıyor. Öykünün aslı şu: Şeyiat Hamza, ozanlardan biri, 13. yüzyıl. Bir gün palavralar kesiyor, “Gökyüzüne çıktım, uçuyordum, Tanrıyla konuştum..." filan. Ona Hoca diyor ki: “Orada yüzüne yumuşak yumuşak bir şey değdi mi?”, “Değdi!” diyor. Bunun üzerine Hoca, “İşte onlar benim taşaklarımdı" yahut “Eşeğimin taşaklarıydı" diye karşılık veriyor. Behai, bunu olduğu gibi yazamıyor, değiştiriyor, diyor ki: “Onlar benim eşeğimin kuyruğuydu.” Böyle demiş oluyor Hoca. Aynı psikoloji, ayıp sayıyor. Bunlar böyledir; kendisi sabahtan akşama değin, belden aşağıdan konuşur, çıktın söyledin mi doğru dürüst...

Katlanamazlar İlhan Bey!

Biz konuşurken arada bir gelenlerden kimi:

Hocam, o fıkrayı anlatmayacaktınız, yeri değildi diye öğüt verip gidiyorlardı. 81 yaşındaki Türker Acaroğlu da bizimle birlikteydi. Türker Acaroğlu da Milli Kütüphane ile ilgili, derlemecilikle ilgili hizmetlerinin unutturulmak istendiğini anlatıyordu. Milli Kütüphane kimlerin elindeydi?

İlhan Başgöz'le söyleşiyi sürdürüyordum. İlhan Başgöz, ABD'de, Indiana Üniversitesi'nde halkbilimi araştırmaları uzmanıydı. 1950-60 arasında kendisine pasaport verilmemiş, 27 Mayıs'tan sonra Milli Birlik Komitesi üyesi Suphi Gürsoytrak'ın yardımı ile pasaport alıp yurtdışına çıkabilmişti. Fransa'da yaşayan Pertev Naili Boratav'la sık sık telefonda konuşuyorlardı. Pertev Naili Bey, “İlhancığım, sol kulağım iyi işitmiyor" dediğinde, O'na, “Solcu olduğun için" diye takılıyordu.

Temmuzun ilk haftasında, Akşehir'de yapılacak “Nasreddin Hoca Şenliği"nde, Pertev Naili Boratav'la, İlhan Başgöz'e ödül verilecekti. İlhan Başgöz, bundan dolayı keyifliydi. Yapı ve Kredi Bankası'nca Nasreddin Hoca ile ilgili olarak yayımlanan küçük boy bir yapıt, sahaflarda korsan yayın yapılarak satılmıştı. Edebiyatçılar Derneği'nin Yapı ve Kredi Bankası'ndan yayım hakkını, disketlerini alarak yayımladığı yeni kitap ise daha çok bilimsel nitelikte bir araştırmaydı, bakalım buna ağız açacaklar çıkacak mıydı?