Askerler de Yargılanmalı!

2 Temmuz 1993 günü. Sivas'ta yaşanan olayların dosyasını, tüylerim diken diken okuyorum; yobaz kalabalığının içinden atılan sloganlardan kimileri şöyle:

“Ya Allah Bismillah, Allahüekber”, "Sivas Aziz e mezar olacak", “Vali istifa", "Kanımız aksa da zafer İslamın". “Kahrolsun PKK", "Şeriat gelecek, zulüm bitecek, yaşasın şeriat, şeriat isteriz", “Şerefsiz vali, dinsiz vali", "Şeytan Aziz", “Kahrolsun laiklik, laik düzen yıkılacak", "Türkiye Müslümandır, Müslüman kalacak”, “Muhammed’in ordusu, kâfirlerin korkusu", "İslama uzanan eller kırılsın, tek yol İslam ", “Asker Bosna'ya", "Ordu millet el ele", “Askere uzanan eller kırılsın". "Burası Türkiye, burası Türkiye, Moskova değil". "En büyük asker bizim asker". "Vali dışarı", “Asker dinsize siper olamaz". "Yaşasın Hizbullah, zafer İslamın". “Kâfirler içeride onları yakacağız", "Laiklik gidecek, şeriat gelecek", “Erkek ve şeriatçı başbakan isteriz", “Cumhuriyetin temeli burada yıkılacak..."

Olaylar sırasında Sivas Emniyet Müdürü olan Doğukan Öner, İçişleri Bakanlığı'nca görevlendirilen Muzaffer Dilek, Dursun Üstündağ ile Erol Akıncı’dan oluşan üç mülkiye başmüfettişine verdiği ifadesinde bir yerde olayı şöyle değerlendiriyordu:

"... Bu olaylar sırasında düşünemediğim sadece iki husus olmuştur. Birincisi otelin yakılacağı konusudur. Son üç beş dakika içerisinde yakılma konusu gündeme gelinceye kadar bu insanlık dışı vahşetin mümkün olabileceğini aklıma hiç getirmemiştim. İkinci husus ise zorda kaldığım zaman ek tedbirler alırken düşündüğüm güçlerin yanımda olacağı inancım idi. Bu yüzden genel müdürlüğümden de takviye kuvvet talebinde bulunmadım. Saat 14.00'ten olayın sonuna kadar devamlı ve ısrarlı kuvvet istememe rağmen gönderilmeyişinin nedenini hâlâ anlamış değilim. Sivas'ta, devlete ve devlet otoritesine bir başkaldırı olmuşsa devletin yüzlerce polisi sadece bir barikat görevinin haricinde bir işlev yapamayacak duruma gelmişse ve de 1520 bin kişilik bir isyancı topluluk tarafından mahsur kalmış bir pozisyona düşürülmüşse ve tüm bunların ötesinde, otelde can derdine düşmüş birileri tarafından kurtarılmalarını bekleyen 130 kişi varsa, tüm bunlar bize gerekli yardımın ulaşmadığının göstergesidir.

Sivas olayları. “Katli vaciptir" şeklindeki ilke ve yanlış bir inanışın, insan benliğinde adam öldürme arzularını kamçıladığının en güzel bir örneğidir. Bunun da en belirgin kanıtını, insanların Madımak Oteli içerisinde dumandan boğulurken çıkardıkları feryatlara, ‘kurtarın’ şeklindeki bağrışlarına, tekbir, Allahüekber sesleriyle zafer ve sevinç çığlıkları atan ve Müslümanlığı kendilerinden başka kimselere yakıştırmayan, zor kullanan devletin polisine, “Vur. kâfir polis vur! Sen de cehennemde yanacaksın. Ben buraya ölmeye geldim" diyen insanlar vermiştir. Bu yüzden bu yürüyüşü diğerlerinden ayırmak ve değerlendirmesini ona göre yapmak gerekmektedir..."

Üç mülkiye başmüfettişinden oluşan kurul, Sivas Valisi Ahmet Karabilgin’le, Sivas Emniyet Müdürü Doğukan Öner'in yargılanmaları gerektiği kanısındadırlar. Raporlarını bu yönde düzenlerler, ancak Danıştay 2. Dairesi, iki yöneticinin, askeri birlikler geç geldiği gerekçesiyle, suçlu olmadıklarını karara bağlar.

Üç başmüfettiş. Sivas Tugay Komutanı Tuğgeneral Ahmet Yücetürk'e yazı ile başvurarak soru sormuştur. Başmüfettişlerin raporlarında bu konuya şöyle yer veriliyor:

“Müfettişliğimizce 5. Er Eğitim Tugay Komutanlığı’na hitaben yazılmış 04.07. 1993 gün ve 68/8-5 sayılı yazı ile "Sivas ilinde meydana gelen toplumsal olay esnasında, valinin yardım talebinde bulunup bulunmadığı, şayet talep edilmişse ne kadar yardımın ne kadar sürede olay mahalline gönderildiği" hususlarının açıklanması istenmiştir." (Ek: 31).-

"Müfettişliğimizin 04.07. 1993 gün ve 68/8-5 sayılı yazısına, "5. P. Er Eğitim Tugay Komutanı bizzat kendisi bizleri telefonla arayarak cevap vermeyeceğini" belirttiği için bu hususta, müfettişliğimizce 05.07.1993 tarihli bir tespit tutanağı tanzim edilmiştir." (Ek: 32)

Sivas'taki tugay komutanı istenen yardımın neden geç gönderildiğini açıklamak istemiyor. Yanıt bile vermiyor. İçişleri Bakanlığı'nın başmüfettişlerine.

Meclis'te oluşturulan “Sivas olayları" ile ilgili Araştırma Komisyonu, Sivas'a varınca “Tugay komutanını dinleyelim mi dinlemeyelim mı?" diye kendi içinde tartışır. Üyelerden kimi "Komutanı çağırmayalım, biz oraya gidiyormuş gibi yapalım, o değilden soru soralım" der. CHP'li üye Mustafa Kul:

Komutanı dinleyelim, hem buraya çağırıp dinleyelim der. Çağırırlar, komutanın söylediği özetle şöyledir:

Bizde prosedür şöyledir: Her istenildiği zaman, asker gönderme durumumuz yoktur. Onun için Genelkurmay'dan izin almamız gerekir, ancak izin aldık. İzin aldıktan sonra askerin hazırlanması, teçhizat kuşanması usullerinin yerine getirilmesi lazım. Yazışma, haberleşme, askerin teçhizat kuşanması zaman alıyor. Ancak o saate yetişebildi!

Saat 14.20'de asker istenmesine karşın saat 19.10'da asker olay yerine gelebiliyor!

Kamoyundaki genel kanı, burada bir savsaklamanın, ağır bir ihmalin bulunduğu yolunda ne yazık ki. Devletin sivil tüm görevlileri Sivas'ta. Ankara'da idari yargıda yargılanıp aklanıyorlar. Adli yargı ise sürüyor. Yargılanmayan bir asker yöneticiler, sorumlular kalıyor geriye. Bu, devlet açısından bir güven bunalımı, kanayan bir yara, toplumda dinmeyen bir sızı olarak sürüp gidecek. Bu, devleti son derecede ağır bir sorumluluk altında bırakıyor. Örneğin, o zamanki Genelkurmay Başkanı Doğan Güreş’in. Tugay Komutanı Tuğgeneral Ahmet Yücetürk'ün, birlik göndermede ihmalleri var mıdır yok mudur? Bunlar ortaya çıkmalı ki ucu daha kimlere uzanıyor, kamuoyu öğrensin...