Kürt Çocuğuna İşkence!

Fatoş Güney e sordum:

Türkiye'den kaçış olayından sonra burada birçok insana işkence filan yapıldı mı?

Yok canım, ben zannetmiyorum; işkence filan yapılan? Hayır. Baskılar yapıldı, ama işkence? Haa, tabii, dur bakayım... Kaçışından sonra değil de ilk 1972’de tutuklandığı zaman çevresindekilere, insanlara... Örnek verebilirim, Güney Film Şirketi’nin kapıcısı, bir Kürt, çok fedakâr bir adam, yanında. Öylesine büyük işkence görmüştü ki geldiği zaman tanıyamadık! Konuşamıyordu, dili şişmişti. Dilinden elektrik bağlamışlar, vücudu yara bere içindeydi, yarı felçliydi. Geldi, “Neredeydin" dedik, dedi ki: "Böyle böyle.. İşte ben şu kadar zamandır polisteydim ve bu halde geliyorum!" Adamı gözümüzle gördük.

Yılmaz Güney kaç yıl hapis yattı?

Dokuz buçuk yıl!

Kaç yılından kaç yılına?

1972 ’nin martından 1981 Eylülü'ne dek. Arada 1974 yılında Ecevit'in affıyla doksan küsur günlük bir süre dışarıda kaldı.

O zaman da o olay oldu galiba?

O zaman da işte, "Arkadaş" filmini çevirdikten sonra “Endişe" filmini yapmak için gittiği Adana’da Yumurtalık olayı oldu! O da üç aylık bir süredir dışarıda kalabildiği. Toplam 9.5 yıl. Daha da var, ondan önce de var, iki yıl. Bir buçuk yıl, Nevşehir Kapalı Cezaevi'nde, bir dergide yazdığı öyküsünden ötürü 22 yaşındayken aldığı bir “komünizm propagandası”ndan cezası var. O zaman Nevşehir Cezaevi’nde tutuklu kalıyor, 6 ay da Konya'da sürgün. Konya'nın içinde kalıyor, bir evde. Çeşitli işler yapıyor. Hatta kimse iş vermiyor, “Bu komünisttir” diye. Böyle birtakım şeyler var, o dönemde de. Onu da eklersek. 12 yıla yaklaşan bir cezaevi yaşantısı var.

Filmlerine gelelim, filmleri kayıp diyoruz, yok diyoruz değil mi?

104 tane film yok; zaten 104 tane filmden ortada kalan 10-12 film! Onlar da bizim Türkiye'den ayrılmadan önce dışarıya çıkardığımız, -canlarını kurtardığımız diyorum ben onlara-filmler. Bizden önce gönderdik. Türkiye 'den ayrılmadan önce gönderdik. Çünkü böyle bir olasılığı düşünüyordu Yılmaz, yani çıktıktan sonra arkasından filmlerin toplattırılıp yakılacağını, yok edileceğini düşündüğü için şirketimize ait olan ve kendisinin yaptığı bellibaşlı önemli filmlerden 10 kadarını yurtdışına çıkardık. Şimdi onlar hâlâ yurt dışında laboratuarlarda; ben onları hiçbir zaman Türkiye 'ye döndürmeyeceğim. Çünkü, Türkiye'nin daha ne olacağı hiç belli değil. Onlar orada. Geride kalanların hepsi toplattırılıyor, işte...

Dışarıdaki on kadar filmin adları ne?

Seyit Han, Aç Kurtlar, Umut'tan başlayarak yani 1968 yılından başlayarak yaptığı bellibaşlı önemli filmler: Ağıt, Bir Gün Mutlaka, Endişe, Arkadaş, Sürü, Zavallılar...

Onların bir kısmı Türkiye'ye geldi mi?

Hayır! Onların negatifleri Avrupa'daki laboratuarlarda, ama kopyaları var.

Dökümü var mı? Neler onlar örneğin?

Onlar ilk döneme ait filmler, fakat çok önemli yönetmenlerin filmleri var aralarında; Atıf Yılmaz’ın, Lütfü Akad’ın çok önemli filmleri, Yılmaz’ın başrolü oynadığı filmler...

Örneğin, bir “Hudutların Kanunu", bir “Kızılırmak”, “Karakoyun", "Alageyik" yani çok önemli filmler var aralarında. Ve bunlar, Türkiye sinema tarihinin bir mirası. Yani, bunlar bir sanatçının çocukları, üstelik bir ülkenin tarihinin kültür mirası ve ne yazık ki bunun hesabını ne kimse sorabildi, ne kimse verebildi. Böyle bir sorumluluk örneği.

Çok araştırdık Mustafa abi, çok. Ben Kültür Bakanlığı'na bizzat başvurdum, arşivlerine baktılar, sıkıyönetimin o zamanki merciilerine gidildi, oralardan soruldu, savcılıklar, şunlar bunlar yok. “Biz bilmiyoruz" diyorlar, "yok" diyorlar. Şirketler de mağdur oldu. Yani, bugün Yılmaz Güney'in filmleri oynuyor, ama ne oynuyor? TV'de o eski filmleri oynuyor, fakat onlar eskimiş kopyalar. Orada burada kalmış, sonradan toparlanmış; o filmlerin negatifleri olmadığı için zamanla o filmler de aşınacaklar, bozulacaklar ve yok olup, ölüp gidecekler. Çünkü yaşayan, filmin negatifi. Negatif olmadığı için bir süre sonra bunların hepsi ölüme mahkûm. Bizim de problemimiz var; bizim elimizdeki filmler de artık çok eskimiş filmler aralarında, negatifler çok eskidi. 1968 yılından filmler var. Örneğin, Avrupa’daki laboratuvarlarda, fakat o denli eskimiş ki negatifler, onarıma gereksinimleri var ve bunlar için on milyar gibi bir para gerekiyor. Bir ara Fikri Sağlar döneminde, Kültür Bakanlığı bir miktar yardım yaptı. Biz bununla iki tane filmin onarımını yapabildik. Fakat geriye daha 6-7 tane yeniden onarılması gereken film var.

İşte yayımcılıkla varlığımızı sürdürüyoruz. İşte 11 tane kitap bastık. Bunlar Yılmaz Güney'in senaryoları, öyküleri, romanları. Esas belkemiğini yayımcılık teşkil ediyor. Çünkü, filmleri gösteremiyoruz, Türk sinemasının içinde bulunduğu durumdan ötürü zaten... Fakat sevindirici olan şu ki yeni kuşaklarda büyük bir ilgi var Yılmaz Güney'e karşı, keşfetmek istiyor; "Nerede görebiliriz?" “Nasıl görebiliriz Yılmaz Güney filmlerini” diye. Sürekli soran gençler var. Sinema üzerine tez hazırlayan gençler var. Yılmaz Güney’e hâlâ çok yoğun bir ilgi var...