Ruhi Su, 1912 yılında Van'da doğdu. Asıl adı Mehmet’ti. Anasını, babasını hiç tanımadı, bilmedi. Kendi deyişiyle ‘Birinci Dünya Savaşı'nın ortada bıraktığı çocuklardandı. '
Çok küçüktü Van’dan Adana'ya bir ailenin yanına geldiğinde.
Aile çok yoksul bir aileydi. "Amca" diyor, 'amca' biliyordu erkeği. Altı yaşına geldiğinde Adana, İngiliz ve Fransız işgali altındaydı. İşgalin getirdiği sorunlara dayanamayarak Toroslar’a kaçtılar. Toroslar’a sığındılar, oradan oraya göçtüler. ‘Kaç kaç' deniliyordu bu olaya. Kurtuluş Savaşı’nın sonunda Adana'ya döndüler. Zaman içinde, 'amca’nın gerçek amcası olmadığını öğrenmişti bile. Ama anasız, babasız, amcasız, teyzesiz öyle çok çocuk vardı ki o sıralar, hiç önemsemedi. Çocuk olmayı önemsemediği gibi.
Zeynep Oral, yukarıya aldığım tümceleri, 1 Mayıs 1984'te Milliyet Sanat Dergisinde yayımlamış.
Ruhi Su, 20 Eylül 1985'te öldü. Onun ölümsüzlüğe varışının bu yıl on birinci yılı doluyor. Zeynep Oral'ın konuşması, Ruhi Su’nun ölümünden sonra yayımlanan ‘Ruhi Su, Ezgili Yürek'te var.
Cumhuriyet okuru, Konya'da yaşayan savunman Lütfi Özçimen’in, Ruhi Su'nun sürgün yaşamı sürdürdüğü Çumra'da, Ruhi’ye çok iyi davranan savcı Muharrem İlleez’i bulup çıkarmasından sonra, kafamda bir şimşek daha çaktı. Ruhi Su’nun kimselere anlatmadığı kimi öykülerini aramak istedim. Bu konuda Ruhi Su'nun en yakın arkadaşı, yoldaşı Sıdıka Su yardımcı olabilirdi.
Sıdıka Su'ya sordum:
Ruhi Su ile nasıl tanıştınız?
Oooo, çok uzun hikâye, onları yazacak mısın? Çok yazdılar çünkü.
Bir tazeleyelim yani...
Şimdi, Ruhi Su’yu her zaman söylediğim gibi, önce sesiyle tanıdım. Tanıştım. Çünkü, benim ağabeyim Necmi Umut, ziraat fakültesinde öğrenciyken, Ruhi Su operadaydı. Necmi Umut, ilerici.. birkaç kez hapislere filan girmiş bir insandı. Biz, Ruhi'yle sanıyorum, bu yüzden tanıştık bir yerlerde. Ruhi'den uzun uzun ağabeyim söz ederdi. 1943-1945 arası Ruhi, radyolarda söylediği zaman, ağabeyim kanalıyla Ruhi'nin sesim tanıdım. Radyoda her 10-15 günde bir -on beş dakika mı, yarım saat mi şimdi tam anımsamıyorum türküleri dinlerdik. Benim annem de türküleri seven bir insan; o da gelir, mutfakta iş yaparken önünden önlüğü çıkarır, büyük bir saygıyla bizim yanımıza gelir, hep birlikte türküleri dinlerdik. Sonradan 1946 yılında Dil Tarih Coğrafya Fakültesi’ne (DTCF) geldim, Felsefe Bölümü'nde öğrenci oldum. O yıl, Ahmed Arif’ler de var; Ruhi Su yedek subaylığını yapıyordu Ankara'da. Sanıyorum, operada oyunlarına engel olunmaması için başka yere vermemişler. İlk kez Ruhi'yi, yedek subayken, yedek subay giysisiyle tanıdım. DTCF'nin önünde, Nezihe Araz, ben, Ruhi, Ulusa dek yürüdük.
Ben sizi ağabeyim kanalıyla tanıyorum! diyorum, ama Ruhi'nin hiç sesi çıkmıyor. Böyle konuşmuyor, filan. Sustum, daha başka bir şey söylemedim. Biraz da garibime gitti. 'Nasıl, böyle konuşmuyor' diye. Sonra, Ulus'a geldik, ayrılıyoruz: ben o zaman Yardımseverler Yurdu'nda kalıyorum. Dedi ki:
Kusura bakma, konuşamadık! Çünkü benim bu akşam ya da yarın, oyunum var operada, onun için ağzımı açamıyorum, hava çok soğuk!
Neyse, konuşmamasının nedenini anlamış oldum. Daha sonra hep konuştuk. Çünkü, Ruhi'nin DTCF’de korosu vardı, ben de koroya katıldım; koro öğrencisi oldum. Ondan sonra da birlikte olduk; aynı düşüncelerin sahibiyiz; böylece, ahbaplığımız, arkadaşlığımız sürdü. Aramızda herhangi bir şey yok; aramızdaki ilişki, 1950'nin ortalarında başlıyor, başladıktan sonra da, aynı zamanda Ruhi’yle yer altında karşılaştık; Türkiye Komünist Partisi'nde (TKP). Şöyle: O da TKP üyesi, bende TKP üyesiyim! Ama hiçbir zaman (örgütten) konuşmuyorduk. Belki birbirimizi tahmin edebilirdik, ama yani, böyle konuşmuyorduk. Sonra bir 'hücre'de karşılaştık Ruhi'yle. Böylece hem bu sürdü, sonra aramızdaki ilişki daha gelişti... Ve artık. 1951 tutuklaması başlamıştı; ne yapacağımızı bilemiyorduk; yanı evlensek mi, evlenmesek mi? Çünkü her an tutuklanacağız, bekliyoruz! Tutuklamalar İstanbul’da başladı, sonra İzmir'e geldi. Ankara'ya gelecek! 11 Kasım 1952 de (gözaltına) alındım ben. Her gece bekliyorum, ‘geliyorlar, gelecekler’ diye. Gerçekten 05.30'da filan geldiler bana. Evde arama yaptılar, sonra alıp Birinci Şubeye götürdüler. Tabii, Ruhi’ye de gelmişler, fakat Ruhi kapıyı açmamış. Ankara Kalesi'nin 'Kaledibi'nde oturuyordu Ruhi, o zaman, birinci katta oturuyordu, penceresi caddenin üstündeydi; o kapıyı açmamış. Onlar, kapının önünde biraz durmuşlar, o tarafa, bu tarafa... Ruhi onları görünce, hemen (yandan) çıkmış, köşeyi dönmüş, hemen bir bilet alıp İstanbul'a gitmiş. O zaman, 'Veysel' filmi çevriliyordu, 'Aşık Veysel' filmi..
Ruhi Su'nun alacağı parası filan varmış, onları almış, ertesi günü uçakla yeniden Ankara'ya dönmüş. 'Operaya uğramış; operada çekmecelerim filan boşaltacak. Ruhi anlatıyor:
-Daha ben girer girmez ‘Opera'ya, anladım, 'MC’gitti, hemen telefon etti: "Geldi!" diye. (MC ünlü bir sanatçı, öldü. Adını yazmıyorum.) Ben eşyalarımı topladım. (Opera karşısındaki) Denizciler Caddesi ne doğru giderken bir motosikletli polis durdu, omuzumdan tuttu. "Ruhi Su siz değil misiniz?" diye sordu. "Evet, benim!" karşılığını verince, hemen tutup. Kaledibi'ndeki eve götürdü...
Ruhi'yi evine götürmüş, evinde arama yapmışlar. Ondan sonra alıp götürmüşler Ruhi'yi Birinci Şube'ye. Akşam da İstanbul'a şevketmişler...