Yargıç, Savcı Türbanlı Dolaşamaz!

Yargıda yaşanan “türban” utancasının içyüzüne girildikçe, ilginç şeyler ortaya çıkıyor. Bugün bunları anlatmayı kuruyorum.

Yargıçlar-Savcılar Yüksek Kurulu, toplantısından bir hafta sonrayı 25 Eylül 1996 gününü, yargıç-savcı adaylarının “ad çekme günü” olarak belirledi. “Ad çekme (kura)” gününü belirleme de kurulun yetkisi içinde. Ad çekmenin “Ankara Adalet Sarayı”nda yapılmasını da kararlaştırıyor. Saati belirlenip, bütün adaylara bildiriler yapılıyor

25 eylül günü gelin, ad çekme toplantımız vardır, uğraşa kabul edilmeniz kararı verildi.. diye.

Bütün adaylar çağrılıyor, Yüksek Kurul’dan geçen iki türbanlı aday da. Törensel bir ortam içinde ad çekme töreni yapılıyor. Aynı gün, basında “Yüksek Kurul’dan türbana onay verildi” biçiminde haberler de çıkıyor. Kurul üyeleri, olayın o gün ayırdına varıyorlar. 25 eylül günü tören bitiyor, orada bir gerilim yaşanıyor.

26 eylülde kurul, bu kez olağanüstü olarak kendi arasında toplanıyor, bu konuyu görüşmek üzere. Tartışıyorlar, karşı çıkanlar oluyor

Biz atlatıldık mı? Niye bu dosyalar bize sunulmadı? Böyle şey olur mu gibisine. Yalnız, o toplantıya Ş.K. katılmıyor, Diyarbakır’da mıydı neydi?

Yüksek Kurul, konuyu kendi arasında görüşüyor, kayıtları inceliyor. Bakıyorlar ki bu iki dosya kendilerine ulaştırılmamış. Kurul bir açıklama ile olayı basına da yansıtıyor: “Konu bizim önümüze getirilmedi; kurul iğfal edildi. Bizi bu duruma sokan, kurulu iğfal eden bakanlık ilgilileri hakkında gerekli işlemin yapılması için bakanlığa suç duyurusunda bulunuyoruz” denildi. Ayrıca aynı açıklamada “türbana onay verildiğine ilişkin bir kararın kuruldan çıkmadığı” da belirtilip, bu da kamuoyuna duyuruldu. Bunu da uzgöreçler (televizyonlar) söyledi, basın yazdı. Bunun üzerine bakanlık, daha doğrusu bakan, konuyu incelemek üzere, Yargıç Ali Selim’i denetçi (müfettiş) olarak görevlendirdi. Personelde denetleme sürüyor.

Bu arada, 2 ekim günlü Resmi Gazete’de, türbanlı yargıçların da adları çıktı. Bunlardan Emine Uçar Ceylanpınar Yargıçlığı’na, Hülya Gerçeker’de Yeşilyurt Yargıçlığına atandılar.

Bu adaylardan biri, ad çekme gününden önce, 24 eylülde “Eğitim Merkezi”ne geliyor, arkadaşlarıyla söyleşip ayrılıyor. Oraya peçeye yakın bir türbanla geliyor, sadece gözleri görünüyor, kara da bir gözlük takmış, daha ağır bir “örtünme” görünümüyle, arkadaşlarına “hoşçakalın” deyip ayrılıyor. Ancak aynı aday, ertesi günü, bu kez başı açık çağcıl bir giysiyle ad çekme törenine katılıyor. Hülya Gerçeker, İzmir adayı bir astsubayın da eşi.

Elbette, Yüksek Kurul’un burada yapacağı işlem, merak konusudur. Yüksek Kurul’un yanlışlığın, aldatıldığının ayırdına vardığı anda, kararını düzeltme yoluna gitmesi gerekirdi. Tek gündemle toplanıp, bakanlık gündeme almasa bile birinin önerge verip, oyçokluğu ile gündem maddesi oluşturup, türbanlı adayların durumunu görüşebilirdi. Çünkü, verileri karar ne denli kesinleşmiş gibi görünse de hileye, yanlışa, zorbalığa dayalı kararlar geçerli olamaz. Yargıca biri tabanca çekerek karar imzalatsa, bunun ayırdına sonradan varılmış olsa, bile bile yanlışlıkla böyle bir karar verilmiş olsa, bu karar düzeltilir. Kaldı ki Yüksek Savcılar-Yargıçlar Kurulu yargısal bir kurul gibi görünüyorsa da idari bir yönü de vardır. Yanı, idari, yönetsel tasarruflarını yanlış görürlerse, zaman içinde geri alabilirler. Kararlarından her zaman dönebilirler. Ş.K. durumdan hoşnut görünüyor, o diyor ki:

Bunlar dersliklere başları açık girmişlerdir, binaya kadar başları kapalı gelmişlerdir. Türbanlıları böyle savunuyor. Gerçekte saçmalıyor. Neden mi?

Devlet Memurları Kılık Kıyafet Yönetmeliği’nde der ki: “Memurlar işyerinde türban giyemezler”. Yalnız, yargıç adaylığının sonuna gelmiş bir kişi, yargıçlığa kabul edildiği anda -bu bir nitelik saptamasıdır- yargıç, savcı olur mu olmaz mı? Uğraşa yani mesleğe kabul kararı alınır mı alınmaz mı? Bu bir nitelik saptamasıdır dedim, bu arada, yargıçlık uğraşı salt memurluk uğraşı değildir. Bu ayrı bir uğraştır. Yani, yargıç, savcı yirmi dört saat görev başındadır bir anlamda. Örneğin nüfusta çalışan bir memur, sekiz saat sürecek çalışmasına gider, orada başını açıp masasında oturur günlük yaşamında istediği gibi hareket edebilir. Özgürlük kapsamı içinde kimse ona bir şey diyemez. Ama yargıç, savcı öyle değil. Geceyarısı güvenlikten kapısı çalınabilir, arama kararı istenebilir örneğin. Gece “keşfine” gidebilir, gündüz “keşfe” gider köylere. Yargıç ile savcının masada otururken başının açık olması yetmez. Yargıç, savcı ilçede kasabada gezerken gözüne bir şey takılabilir, olaya el koyabilir bekçiyi, polisi çağırır, olaya el koymasını ister. Yani görevlidir bir anlamda. Öbür devlet memurlarından ayrı, olarak sürekli görevdedir. O nedenle, yargıçlarda, salcılarda nitelik saptaması yapılırken öbür memurlardan çok ayrı ölçüler aranır.

Örneğin, “Yargıçlık uğraşının vakarı, onuru” diye bir kavram vardır Yargıçlar Yasası’nda. Hiçbir uğraşta (meslekte) bu yoktur. Ne demek yargıcın vakarı, onuru? Saylıgınlığı, ağırbaşlılığı ne anlama geliyor? Elbette, bir yargıcın, savcının laik cumhuriyetin yargıcı, savcısı olduğunu düşünürsek, doğaldır ki laik cumhuriyet ilkeleri arasında ön planda bu örtünme “tesettür” konusu da oIduğuna göre bu giyim sorununu gözardı etmemek, küçümsememek gerekiyor...