Bakanlık 2-0 Önde Başlıyor...

Beterin beteri var, 12 Mart’ın beteri 12 Eylül’dü. 12 Eylül’de generaller, alanlarda, demeçlerinde söylediklerini pek beğenmekteydiler, yargı ile ilgili olarak şöyle diyorlardı:

Efendim, bir yerde yargıç ile savcı kavga ettiler. Adalet Bakanlığı’ndan giden müfettiş, savcı hakkında rapor düzenledi, savcı görevinden alındı; yargıç müfettiş gitti. Yüksek Yargıçlar Kurulu, yargıcı görevinden almadı. Çifte standart oluyor efendim, çifte standart! Dillerdeki buydu, çifte standart!

“Böyle olmaz” diyorlardı. “Bunu bir üniter yapıya kavuşturalım, tek çatı altında toplayalım, yargıç savcı bir arada olsun. Karma bir kurul yapalım, tek çatı altına, Adalet Bakanlığı bünyesine alalım” dediler. En büyük kazık orada atıldı. Yargıçları, savcıları siyasal gücün buyruğuna verdiler.

Savcıların tam bağımsız olması gerekmiyordu hukukçuların çoğunca. Dünyanın hiçbir yerinde de savcılar tam bağımsız değildiler. Savcının bir yanı, devlet ayağında olacaktı. Hukukçulara göre yargıcın bağımsız olması işi çözerdi. Savcının bir kamuya dönük yanı vardı. Dünyadaki uygulama da böyleydi. Bir adalet bakanı savcıları açığa alabiliyor, savcılara yönerge gönderebiliyor, “Şu konuda dava aç” diyebiliyor. Bizdeki gibi “olayı kapat” diye emir vermiyor yalnız. Türkiye’de bir de genel yapıdan kaynaklanan sıkıntılar var, o ayrı. Ama yargıçlar bağımsız olursa, savcı şöyle de böye de yapsa, yargıçların bağımsızlığı sorunu bir noktada çözebilir diye düşünmekte kimi hukukçular.

12 Eylül’de yargıçlar, savcılar tek çatı altına alınınca, bunun adı hemen kondu: “Yarım porsiyon bağımsızlık”; savcılar için yarım porsiyon bağımsızlık, yargıçlar için de yarım porsiyon bağımsızlık gibi. İkisi de tam bağımsız olmayan iki organ yaratıldı devlet içinde. İkisi de Adalet Bakanlığı’na bağlanıp, bakanlık denetçilerinin denetimine sokuldu. Bakanlığın, idari yönden yolladığı genelgeler, yargıçları da bağlar duruma geldi, anayasa hükmü gereği. Böyle bir ortam doğdu. 12 Eylül’ün yaptığı ilk iş, Yüksek Yargıçlar Kurulu’nu kapatmak oldu. Kimi üyeler, Yargıtay’a döndüler, kimi emekli oldu ayrıldı.

Yeni yapıda, kurul 7 kişiden oluşuyor, bunu biliyoruz. Bakan ile müsteşar, oyları da var: kurulun önüne gelen her girişim, maça 2-0 galip başlayan bir takım görüntüsünde. Çünkü, kurulun sekreterliği, personel genel müdürlüğü onlara bağlı. Onların yönergesiyle hazırlanıyor her şey. Toplantılara 2-0 önde giriyor. Atama işlemi, disiplin işlemi, her çeşit işlemde.

Personel genel müdürlüğünün hazırladığı bir tasarrufa, bakan, müsteşar karşı çıkmaz. Neden çıksın? Zaten onların yönergesiyle hazırlanıyor. Bir kararname taslağını önce personel genel müdürlüğü hazırlar.

Bunu kararnameye koyun, ben kurulda bu kararı savunacağım diyor, bakan ile müsteşar. Kendilerine göre birtakım gerekçeler de buluyorlar. Tabii bu arada maça 2-0 başlıyorlar zaten. Kendilerine yakın iki kişiyi de buldular mı yedi kişilik kurulda 4-3 gitti! Birçok işlem 4-3 geçiyor, kimi de oybirliğiyle geçiyor.

Peki, bunları önlemek için ne yapmalı?

Daha önce de vurgulandığı gibi konu anayasadan kaynaklanıyor, anayasal değişiklik gerekiyor.

Yargıçların özlük haklan ile ilgili dünyada çeşitli düzenler (sistemler) var. Bunlardan biri, Fransızların “cooptation” dedikleri bir yöntem var: “Kendi üyesini, kendisinin seçmesi” demek. Sadece, uğraş (meslek) mensuplarından bir kurul oluşturulur. 1961-1971 yılları arasında yürürlükte olan Yüksek Yargıçlar Kurulu gibi. Bakanın, müsteşarın oy hakkı olmaz, salt uğraşsal bir yapılanma. Bu, bizde uygulandı. Dünyanın birkaç yerinde daha böyle uygulamalar var. Genellikle yüksek yargıçlardan oluşan bir kurul yapısı.

Bizdeki Yüksek Kurul yöntemi, bugün dünyanın üç ülkesinde var: Fransa’da, İtalya’da bir de Türkiye’de. Model ise Fransız-İtalyan karması. Ancak, İtalya’daki kuruluş modeli şöyleydi: İtalyan Yargıçlar-Savcılar Kurulu, 23 kişiden oluşmaktaydı. İtalyanlar 1987’de kurulun yapısını değiştirdiler. On kişi daha ekleyip 33’e çıkardılar. Kurulun başkanı cumhurbaşkanı oldu. Yargıtay Başkanı ile Yargıtay Başsavcısı doğal üye oldular. 33 kişi böyle. Geriye kalan 20 kişi, uğraş mensupları arasından, bunlar yüksek yargıç. Bir bölümü kürsü yargıçları, 20 kişi böyle. On ikisi de barolardan, hukuk fakültelerinden, profesörlerden gelen kişiler.

İtalyanlar, “Temiz Eller “eylemine böyle başladılar. Yüksek Kurul’dan başladılar işe. İtalyanların bir de İsa’dan Önce 500’lerde bir Roma Hukuku yarattıklarını düşünmek gerek. Böyle bir ulusun uygulamaları da çok değişik oldu elbette. İtalya’da yargıçların atamalarını Adalet Bakanlığı yapıyor, bu kurulun aldığı çerçeve kararlar gereğince yapıyor atamayı. Atamaya itiraz olursa yüksek kurul toplanıyor. Atama işine girmiyor İtalyan Yüksek Yargıçlar Kurulu. Fakat bildirildiğine göre orada atamalara şimdiye değin ciddi bir itiraz gelmemiş. Daha doğrusu. Adalet Bakanlığı konuları çerçevenin dışına çıkmamış. Öyle ilkeler koyuyorlar ki, bunlar bizdeki Yüksek Askeri Şura’ya benzer bir düzen. Yılda birli dönemlerde toplanıyor, ilke çerçeve kararlarını alıyor, ilke kararları doğrultusunda rutin atamalar yapılıyor...

Türkiye’de atamaların nasıl yapıldığını yinelemeye gerek var mı?