Ressam Rasin’le, Opera Sanat Galerisi’ndeki sergisinde söyleşiyoruz. Soruyorum:
Toplumun resme ilgisi nasıl? Hâlâ seçkinin elinde mi?
Benim bir laf etmem ayıp olur, çünkü dışarı çıkmıyorum; evden dışarı çıkmıyorum artık. Yorgunum da. Bak, ben buraya sen geldiğin için geldim. Bilmiyorum, kalabalıklara da girmiyorum. Zaten ben itileri bir adamım, yani genellikle. Ben hiçbir zaman çağrıldığımı anımsamam, böyle bir grup içinde filan.
Sergilere gitmiyor musunuz?
Gitmiyorum, hayır. Çağıran var da gitmiyorum. İstanbul’da bir yere gidip gelmek, bir günümün yok olması demektir. Kaç günüm kaldı geriye? Çalışmam gerek benim. Bundan sonra resimlerim... Vakit kaybedemiyorum. Sona yaklaşıyoruz, bu gerçek.
Rasin, duygulanıyor gibi geliyor bana. Gözlerinde bir hüznü arıyorum. Hayır, pırıl pırıl gözleri, sıcak... Sürdürüyor konuşmasını:
Simone de Beauvoir (1908-1986), “Ressamlar yaşlanmaz” der, biraz da onun gibi o bana umut veriyor.
Bir de ne derler, buradan ırak, “İyi ressam, ölü ressamdır!” Bütün yapıtları değerlenir ölünce; “Keşke alsaydık” derler.
Ressamın biri, “intihar edeceğim” dedi, ilan verdi. Millet böyle kapıya kuyruk kuyruğa dizildi. Sonra etmedi tabii!..
Rasin’e, Erdal Bey’e sorduğum soruyu sordum: “Sanatçılar, birbirini kıskanır mı” diye. Erdal İnönü, “sorma” der gibi elini sallamıştı, “Ooooo” demişti.
Siz ne diyorsunuz diye sordum Rasin’e:
Korkunç kıskançları var, ama Orhan Peker’in (1926-1978) bir lafı var; “Bu, bir halay çekmek gibidir” der. Ben de başka bir şey söylüyorum: Her insanın yolu (parkuru) değişiktir. Hiçbir insan, öbürünün parkurunda koşamaz. Sen düşün, Rembrandt gibi büyük bir usta, eşini yapabiliyor musun kopyasının dışında? Yapamıyorsun. Demek ki senin yolun, güzergâhın parkurun ayrı. Kimse kimsenin hakkını yemiyor, ekmeğini yemiyor.
Niye kıskanıyorlar o zaman?
Aptallıktan, bencillikten. Biri daha çok satıyor, onun parasını kıskanıyordur. Biri daha tüccardır, başka ne olacak? Bilgisizlikten. Kendi kendini oluşturamamıştır; duyuyordur içinde, bir eksiklik var...
Yazarlar arasında da var bu!
Olabilir. Ressam değildir aslında, tesadüfen ressam olmuştur. Yanlış bir hesap yapmıştır yaşamında, yanlış bir yere kendini vakfetmiştir. Onun da ayırdında, farkında değil, doğrusunu söyleyemez.
Aziz Nesin, Ağustos 1988’de, portresini yapan Rasin’e “Hep Kendi Kalan” başlığı ile şu dizeleri yazmış:
“Sevgili Rasin/Şu bulutun portresini çizebilir misin/Ki gözleri saçları herşeyi değişiyor her an/Ben bulutum kendi fırtınalarından savrulan biçimden biçime/Hiç değişmeyen nedir o bendeki değişkenlikte/O hep ben kalan neysem onu çizebilir misin
Sevgili Rasin/Şu dalgaların tepeleri köpük kopuk/O fıkır fıkır orospiliğu saptayabilir misin/Ki ânın trilyonda birinde durağan sandığımız/ Ben o dalgalardan daha devingenim/Yine de hep ben kaldığım neysem onu çizebilir misin
Sevgili Rasin/ lşıkla gölgelerin işlenmiş/Dalların yaprakların yere vurmuş danteli/Yel estikçe sessiz dans ediyor durmadan/Benim de içimde kıpır kıpır ışıklarım gölgelerim/İçimi dışıma vurup beni zamansız yapabilir misin
Sevgili Rasin/Gözlerimden taşan içimdeki metaneti nasıl gördün/Korkuttun beni bana gösterince kendimden/İmgelerim bulutlardan dalgalardan yellerden daha devingen /Gerçekleştirmeye zaman kalmayan imgelerimden en küçüğünü/Renklerle çizgilerle saptayıp dondurabilirmisin” (“Hoşça Kalın” Adam 384)
Galerici Suna Gönen, 1984’te, Rasın’le “resim üzerine” bir konuşma yapmış, yazı “Gösteri” dergisi Eylül 1984 ayında 46. sayısında yayımlanmış. Suna Gönen soruyor:
Son yıllarda yaptığınız portrelerde, özellikle gözlerin gizemli bakışlarında bir huzur seziliyor. Sanki yıllardır sorduklarının yanıtını almış gibi gene öyle derinlerden uzaklara bakıyorlar. Nedir, nereden geliyor bu?
Rasin, buna Melih Cevdet Anday’ın “Ölümsüzlük Ardında Gılgamış” adlı yapıtının son dizesiyle karşılık veriyor:
“Ömrün en mavi göğünü aralık ayı boyar. “
Önceki gün Öğretmenler Günü’ydü; bir gün önce de, on bin öğretmen Ankara’da polis kıskacında toplandı. Milli Eğitim Bakanlığı’na yürümelerine izin verilmedi.
Öğretmen sorunu, bir bağırıp çağırmayla bitti mi? Şimdi, ülkeyi yönetenler, “Bu vartayı da atlattık” diye ellerini mi ovuşturuyorlardı, ne bileyim?
1950 yılından bu yana, Köy Enstitüleri kapatılalı beri, sağ iktidar yöneticilerinin ağzından bu kuruluşların yararına değinen tek sözcük duydunuz mu? Demokrat geçinen Süleyman Bey, Çankaya’da işte; sırıtkanı kırıtkanı geçiyorum. Ülkeyi Yüce Divan kaçkınları mı yönetiyor ne?
Öğretmenler! Derdin ucu derinde, bunu unutmayın. Eğitim sorunu, Ahmet Ağa’nın, Mehmet Ağa’nın bağışıyla çözülecek sorun değildir.
Toplantıda, Niyazi Altunya’nın sesini duymak isterdim, duyamadım!
Öğretmenler Günü dolayısıyla Yeni Karamürsel Mağazaları Ankara’da yüzde 15 indirim uyguladı; bundan çok kişi yararlandı; ben de gidip kendime, taksitle bir “Montgomery” ceket aldım. Hemen giydim! İyi mi?