Eski gezici vaiz, basınla ilgili yasa taslağını neden hazırlamaya kalktı, neden vazgeçti?
Üç gün önce, cumartesi günü Ankara Adliyesi’nde bir sınav vardı: Ankara Adlıyesi’ne alınacak 10 tutanak yazmanı (zabıt kâtibi) için 3500 kişi başvurmuştu. Bunun için tüm duruşma salonları boşaltıldı. Oysa söylentilere göre alınacaklar önceden belli miydi? Basının bunları yazmaması mı gerekmekteydi? Basın yasası uygun duruma getirilirse, işler kolaylaşacak mıydı?
Bitmedi 14 aralıkta yargıç, savcı adayları sınavı vardı. 400’ü aşkın yargıç, savcı adayı için 4500 kişi başvurdu. Bu sınavların sonunda da büyük tepkiler olacaktı büyük olasılıkla. Alınanların çoğu imam-hatip kökenli olacak, daha önemlisi geçen sınavlarda başarısız sayılanların durumları, belki bu kez düzeltilmek istenecek. Sınava daha önce iki kez girip başarısız sayılmış olanlar, bu kez başarılı gösterilebilecekler miydi? Bakanlıkta dolaşan söylentilere göre Refahçı milletvekili Hasan Hüseyin Ceylan ile eski gezici vaizin elinde, tarikatlardan gelmiş bir liste var. Bu liste, 400 kişilik yargıç, savcı adaylarının listesi. İşin aslı da şöyleymiş: Bu listeyi, geceyi gündüze katarak Ceylan ile Refah’ın Yenimahalle örgütü hazırlamış. İyi mi?
Elbette, bu kadrolaşmaların tepkileri olacak. Bunları, basının işlemesi söz konusu. Başta “Ankara Notları”; Refah’ın bakanlıklarda kadrolaşmasının yakasını bırakmayacağımı biliyorlardı. Bakanlıkları, Refah’ın siyaset arenası durumuna gelen camilere çevirtmeyecektik.
Biri, şöyle dedi:
Vaiz, basın yasa taslağını neden hazırlamaya girişti biliyor musunuz?
Neden?
Sızın yüzünüzden! Başta, Ekmekçi’nin yazıları bakanlıkta bomba etkisi yaptı. Gezici vaizi ürküttü!
Yok canım! (İçimden de “Ben neymişim” dedim.) Gerçekte, arkamdaki okur kitlesinin gücünü biliyordum...
Yeni ilginç bilgiler var daha. Geçenki yargıç-savcı atamaları sırasında, iki türbanlı yargıç vardı: bunlar Urfa’nın Ceylanpınar’ına atanan Hülya Gerçeker ile Tokat’ın Yeşilyurt ilçesine atanan Emine Uçar’dı. Basındaki tepkiler, Barolar Birliği’nin savaşımı üzerine, Yargıçlar-Savcılar Yüksek Kurulu, bu iki yargıçla ilgili yetki kararnamesini iptal etti. İki yargıç, aylıklarını alıyorlar, ancak duruşmalara çıkamıyorlar!
Uzun tartışmaların sonunda, eski vaizin, basın yasası gibi bir yasa taslağını hazırlamaya yetkisi olmadığı ortaya çıkmış oldu. O da sessizce Avrupa seferine çıktı. O seferin perde arkası da ilginç mi ilginç.
Adalet Bakanlığı’nın kuruluş yasası var. 2992 sayılı yasa. Burada, bakanlığın neler yapacağı açık açık belirtilmiş. Görevleri bir bir sayılmış 12 maddede toplanmış bakanlığın görevleri. Burada bakanlığın basın yasası hazırlaması diye bir görevi yok. Vaiz, Refah’ın örgütlenmesiyle usunu bozup, uykularını kaçırdığı için çırpındıkça batıyor. Bakanlığın görevlerinden kimileri şöyle:
1.Yasalarda kurulması öngörülen mahkemeleri açmak, örgütlemek; ceza infaz kurumları, icra iflas daireleri kurmak, planlamak, idari görevler yönünden denetim yapmak; 2. Bir mahkemenin kaldırılması ya da yargı çevresinin değiştirilmesi konularında Yargıçlar-Savcılar Yüksek Kurulu’na öneride bulunmak…
Böyle uzayıp gidiyor görevler, ancak bunların arasında “basınla ilgili yasaları hazırlar” diye bir görevi yok bakanlığın. Şu var: Bakanlıklarca hazırlanan yasalarla yasa gücünde kararname taslaklarının Başbakanlık’a gönderilmesinden önce, Türk hukuk sistemine ve yasa yapma tekniğine uygunluğunu incelemek, örneğin, her bakanlık kendi yasasını hazırlar, basınla ilgili yasayı da basından sorumlu devlet bakanlığı hazırlayarak bakanlıklara yollar. Yasanın hukuk tekniğine uygun olup olmadığını ise Adalet Bakanlığı daha sonra Başbakanlık’a gitmeden önce inceler. Adalet Bakanlığı, çalakalem basın yasası hazırlayamaz...
Peki, Almanya’ya niye gitti? Avrupa’yı niye dolaşıyor?
Avrupa İnsan Haklan Mahkemesi’nin aldığı kararlar, Türkiye’yi son derecede güç duruma düşürücü nitelikte görülmekteydi.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, son zamanlarda Ankara’ya postu sermiş, yargılamalar yapıyordu. Ankara Adliyesi’nin kitaplığı, bu mahkemenin duruşmalar yapması için hazırlanmıştı. Mahkeme iki-üç ayda bir gelip, Ankara’da duruşmalar yapıyordu. Buraya Adalet Bakanlığı’nın, Dışişleri Bakanlığı’nın da temsilcileri katılmaktaydı. DGM savcısı dinleniyor, Diyarbakır’dan gelen jandarma yarbayı dinleniyor: sonunda Türkiye aleyhine kararlar çıkıyordu. Beceriksiz, insan haklarına saygısız iktidarların ceremesini, yargılama sonunda Türkiye çekiyordu.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin aldığı kararların, bir siyasal sonucu da olacaktı kuşkusuz. Türkiye, yarım yamalak girdiği gümrük birliğinden dışlanabilirdi de. Bu süreç yaşanıyordu Türkiye’de.
Refah’ın bıraktığı basın yasası serüvenini, DYP üstlenmişe benziyordu. Bu kez, Refah destekçi olacak gibiydi. Tansu Çiller de basının susturulmasından yanaydı. Azından Emin Çölaşan susmalıydı! Emin Çölaşan’da susacak, pısacak göz yoktu. Tansu Çiller’in Emin Çölaşan aleyhine açtığı küçük düşürme davası, Yargıtay 4. Hukuk Dairesi’nde, savunmanlardan Özcan Atalay ile Esin Turhan’ın “kararda düzeltme” istemeleri üzerine aynı dairede yeniden görüşüldü. Eski kararını 2’ye karşı üç oyla kaldıran Hukuk Dairesi, Tansu Çiller’in açtığı tazminat davasını reddetti. Kararında bir de ders vererek şöyle dedi özetle:
“Hırsızlıkların, yolsuzlukların bir an önce önlenmesi, toplumun çürümüş yanının bir an önce temizlenmesi artık zaruret noktasına gelmişse, düzeltilmesinde gecikildikçe, siyasal iktidara, iktidarı elinde bulunduranlara karşı eleştirilerin artması ve sertleşmesi de kaçınılmazdır?
Eski gezici vaizle, 148 Erbakan’a bir çift söz:
Boşuna uğraşıyorsunuz, Türkiye’ye şeriatı getiremeyeceksiniz. Cezayir seçimlerinden de mi ders almıyorsunuz?