Herkes Evine!

Mustafa Kemal’in yakın arkadaşlarından Ali Fuat Cebesoy (1882-1968), “Sınıf Arkadaşım Atatürk” adlı anılarında, ilginç bir olayı anlatır: “Mustafa Kemal samimi bir Türk milliyetçisi idi” der, bunun en canlı örneğine Yafa’da tanık olduğunu belirtir. Bakanlık, Meclis Başkanlığı da yapmış olan Ali Fuat Cebesoy, olayı Çankaya’da birkaç kez ayrıntılarıyla Mustafa Kemal’den dinlemiştir.

Mustafa Kemal, 5. Ordu’da Arap ırkından olan askerlere daha özel işlem yapıldığını, Anadolu çocuklarından daha üstün tutulduklarını gördükçe üzülmektedir.

Osmanlılığın telkin ettiği (aşıladığı) bu aşağılık duygudan ne zaman kurtulacağız? diye sorar.

Aynı acıyı, Ali Fuat Cebesoy da duymaktadır. Bir gün, Mustafa Kemal’in piyade stajını yaptığı Yafa’ya gider. Piyadelerin yeni devresi henüz başlamıştır. Çoğunluğu o bölgeden toplanmış olan Arap gençleri oluşturmaktadır. Eğitim kadrosu ise Anadolulu kıta çavuşları olan Türk gençlerinden kurulmuştur. Mustafa Kemal’in bölüğünde alaydan yetişmiş Makedonya Türklerinden yaşlı bir yüzbaşı vardır. Uzun yıllar 5. Ordu bölgesinde kaldığı halde Rumeli deyişini değiştirmemiştir. Yüzbaşı, Anadolulu kıta çavuşlarına karşı sert davranmakta, yeni erlere karşı ise gereğinden çok hoşgörü göstermektedir. Onların azarlanmasına, hırpalanmasına gönlü razı olmamaktadır. Ali Fuat Cebesoy: “Adını bugün pek anımsayamadığım bu yüzbaşıyı ben de tanıdım. Fena bir adanı değildi. Eğitimlerde, Türkçe bilmedikleri için verileri buyrukları anlayamayan bazı erlerin yanlış hareketleri kıta çavuşlarının biraz sert davranmalarına yol açıyordu. Bunu gören yüzbaşı da çavuşları ağza alınmayacak sözlerle haşlıyordu. Bir gün Müfit Kırşehir (Özdeş) dayanamamış:

Arkadaş, demişti, senin bu yaptığın hareket doğru değil.

Aynı uyarıyı daha ciddi olarak Mustafa Kemal de yapmış, fakat bir etkisi olmamıştı. Bana bu bilgiyi veren Mustafa Kemal, bir hafta on gün önce cereyan eden bir olayı şöyle anlattı:

Bir gün, Makedonyalı yüzbaşı, kıta çavuşlarından birini bölük komutanlığı odasına çağırttı. Müfit’le ben de orada idik. Çavuş sağlam yapılı, yakışıklı bir Türk delikanlısı idi. Yüzbaşı gencin izzetinefsini kıracak biçimde azarlamaya başladı. Daha çok mensup olduğu ırka hücum ediyordu:

Sen, diyordu, nasıl olur da necip (soylu) Arap kavmine mensup, Peygamber efendimizin mübarek soyundan gelen bu çocuklara sert davranır, ağır sözler söylersin? Kendini iyi bil. Sen onların ayağına su bile dökemezsin.. gibi gittikçe anlamsızlaşan sözlerle hakaret ediyordu. Sesi yükseldikçe yükseliyordu. Çavuşun yüzündeki ifadeye baktım. Önce bir babaya duyulan saygının içtenliği okunan çizgiler sertleşmeye, içten gelen bir isyanın ateşleri gözlerinde okunmaya başladı. Fakat itaatin simgesi olan her Türk askeri gibi iç duygularını gemlemeye çalıştı. Göz pınarlarında tanelenen yaşlar yanaklarından döküldü. Dayanamadım:

Yüzbaşı efendi, susunuz!

Diye bağırdım. Birden şaşırdı. Sözlerinin bizden onaylanmasını beklediği anlaşılıyordu.

Yoksa fena bir şey mı söyledim?

Evet, çok fena hareket ettiniz. Buna hakkınız yok. Bu askerin bağlı bulunduğu Arap kavmi birçok bakımdan necip (soylu) olabilir. Fakat senin de, benim de, Müfit’in de, çavuşun da mensup olduğumuz kavmin de büyük ve asil bir ulus olduğu asla inkâr edilmez bir gerçektir.

Yüzbaşı, başını önüne eğdi, utanmıştı.’

Çok yıllar sonra, bir gün Ankara ‘da beni de tanık göstererek anlattığı bu gerçek olay karşısında görüşü şu idi: Bu ve buna benzer olaylar, Türk aydınlarının kendi kendisini bilmemesinden ve başka uluslarda şu veya bu nedenle üstünlük olduğunu sanarak, kendini onlardan aşağı görmesinden doğmaktadır. Bu yanlış görüşe son, vermek için Türklüğümüzü bütün asaleti ve tarihi ile tanımak ve tanıtmak şarttır.

Mustafa Kemal’in, Türk Tarih Kurumu’nu kurmasının en geçerli gerekçesini bu soylu düşüncede aramalıdır. Türk ulusunun soyluluğuna, büyüklüğüne bütün Türklerin inanmasını, bunu övünçle savunmasını yaşamı boyunca amaç bilmiştir. Ulusuna:

Ne mutlu Türküm diyene!

Diye seslendiği zaman, buna bütün varlığı ve içtenliği ile inanmıştı.”

Ozanımız Nâzım Hikmet’in dayısı da olan Ali Fuat Cebesoy’un, anılarını (bazı sözcükleri Türkçeleştirerek) yayımladım. İçinde bulunduğumuz koşullarda beni çok etkiledi.

Yazık ki bugün Türkiye’de, “Şeriat” özlemiyle kıvranan bir 148 Erbakan’la, Amerikan pasaportu taşıyan, Amerika’daki, Türkiye’deki malları insanın dudaklarını ısırtan “şaşı” bir bayan, birbirlerini kollama ortaklığını kurmuşlar, sürdürüyorlar. Biri, “şeriat” uğruna, İran’daki, Libya’daki insan haklarına aykırı tutumları görmezden gelip onları desteklerken, biri de Batı ülkeleri gözünde Türkiye’nin onurunu sıfıra indirmek için elinden geleni yapıyor. Amerikan pasaportu taşıyor, onu da saklıyor muymuş?..

Herkes evine!

Açıklama: Pazar günü çıkan “Yargıda Ayak Oyunları mı?” başlıklı “Ankara Notları”nın sonunda geçen ad ve soyadlarının baş harflerini yazdıklarım arasında geçen “B.K.” ile ilgili olarak Yargıtay 4. Hukuk Dairesi üyesi Bilal Kartal, telefon ederek, kendisinin “Göksu Restaurant”taki yemekte bulunmadığını bildirdi. (Zaten B.K.’nin. Bilal Kartal’la ilgisi yoktu.)