1950’lerin başlarında askerliğimi, İzmir’in karşısındaki Uzunada’da yaptım. Uzunada’ya Kösten Adası dedikleri gibi, Eşekadası da derlerdi. Adada Çakılı Top Taburu vardı. Sınıfım levazımdı. Adadaki zeytinlikler, incirlikler benim zimmetimdeydi. Onlardan, levazım asteğmeni olarak ben sorumluydum. Adada ayrıca, yabanlaşmış (vahşi) sığırlar vardı. Bir elli, belki yüz kadar eşek! Onlar da benim zimmetimde miydi? Yabani sığırlarla eşekleri bir türlü sayamıyorduk...
Adaya neden “Eşekadası” dediklerini öğrenmiştim. Biz oraya gelmezden çok çok önceleri, adada bir üzücü olay olmuş, erlerden birileri, lojmanlardaki subay eşlerine saldırmışlar; olay basından gizli tutulmuş, ama -o zaman alay komutanı olan kişi, usu başında biriymiş. Adaya yeterince dişi erkek eşekler getirtmiş. Böylece eşekler, adanın namusunu koruyorlarmış. Yalnız adada değil. Anadolu’nun pek çok yerinde, delikanlılar, ilk aşklarını -belki- eşekle yaşarlar. Bir iş beceremeyen kişiye:
Hiç mi eşek şaapmadın? derler, (Çetin Altan, bir yazısında yöntemini uzun uzun anlatmıştı.)
Okumuş takımı arasında, eşeğin adı “Naili Hatun”dur. Okuyup çağcıl topluma karıştıktan sonra, o ilk aşk artık gerilerde kalır.
Adadaki eşeklerin öyle semerleri, yularları bite yoktu. Ancak her küçük birliğin önünde bir eşek -iple de olsa- bağlı dururdu.
12 Eylül olunca, Bülent Bey’le Süleyman Bey, Hamzakoy’a gönderilirken, Hacı Başbuğ ile 148 Erbakan, bizim adaya gönderilmişlerdi. Sürgündeki başkanlara zaman zaman telefon ediyorduk. İçimden 148 Erbakan’ı aramak geçti. Aaa, hemen bağladılar. Aramama çok sevinmiş gibiydi.
Nasılsınız efendim, iyi misiniz? Geçmiş olsun!
Teşekkür ederim muhterem kardeşim!
Ben orada askerlik yaptım. Çok severim adayı. Bizim incirler, zeytinler nasıl duruyor mu?
Duruyor!
Eşekleri sormadığıma yanıyorum. 148 Erbakan sordu:
Muhterem kardeşim, siz bu askerleri yakından tanıyor musunuz? Onlarla konuşuyor musunuz?
Eh, daha yeni geldiler, çoğunu tanıyoruz. Ne vardı?
Konuşursanız, söyleyin onlara; bizi çıkarırlarsa buradan, kendilerine yardımcı oluruz!
Vay vay vay, dedim içimden. Kapattık.
1980 öncesi, MSP’nin gençlik kurullarında çalışmış yazar Ergün Poyraz, “Refah’ın Gerçek Yüzü” adlı yapıtının birincisinde, 148’le, öbür şeriatçılarla ilgili ilginç şeyler anlatıyor. Kitabı elimden bırakamıyorum.
Kitabın girişinde, düşsel bir bölüm var, şöyle diyor yazar:
“... Şimdi size gelmiş ve geçmiş aşkların en büyüğü hangisidir diye sorsam, ya Kerem ile Aslı, ya Leyla ile Mecnun, ya Ferhat ile Şirin, ya Romeo ile Juliet, ya da Zeynep ile Davulcu diyeceksiniz. İşte daha işin başında yanıldınız. Cihan tarihinin en büyük aşkı Maldiv adalarının en güzel eşeği ile basiretli lider Abdülfettah Ennecm üs-Sabah arasında yaşanan aşktı. Gözleri birbirlerinden başka hiçbir şeyi görmüyordu. Maldiv adalarında doğan bu büyük aşk da diğerleri gibi kötü sonla bitmiş, hüsrana uğramıştı. Zalim insanlar burada da sahneye çıkmış âşıkları samanlıkta cilveleşirken basmışlardı. Aynı zamanda hocalıkla hiçbir ilgisi olmadığı halde hoca diye kendini yutturan Necm-üs Sabah tumanını toplayarak kaçarken sevgilisi ile geçirdiği günlerin hayali, bir film şeridi gibi gözlerinin önünden geçiyordu. Biricik aşkı eşekse kaçamayıp yakalanmış, hain sahibi tarafından gebelik testi yaptırılmış, gebe çıkmayınca sucuk yapılmak gayesi ile kesilmek üzere mezbahaya doğru yola çıkartmıştı...”
Yazarın düşsel kurgusu yanında, gerçekçi anlatımları da var. Bir yerde şöyle der
“...Erbakan o sıralar yemeklerden tavuklu pilavı, meyvelerden de armudu çok seviyor, çarşı pazar gezmekten de geri kalmıyordu. Hayvanlardan ise en çok eşeği severdi. Tabiri caiz ise bu hayvanlara adeta hayrandı. Şöyle ki: Merkepler onun gözünde mühendislerin piridir. Ve mühendisler bir iş yaparken merkepleri takip etmeli, ona göre davranmalıdır.
1993 haziran ayı sonlarında, Elbistan yolu üzerinde bulunan Göksün’dan geçerken beraberinde gazeteciler, MKYK üyeleri, Kahramanmaraş RP İl Başkanı Mustafa Karcı olduğu halde Erbakan şöyle konuşuyordu:
Bu yolların ilk mühendisleri merkeplerdir. Çünkü bu hayvanlar yüzde 4’ten daha dik yokuşa tırmanmayacak şekilde bir yol takip ederler. Onların ayak izlerini takip ederek yollar tespit edilir umumiyette, ama bu yolun projesini çizen kimseler merkeplerin yolunu takip etmemiş.
Ertesi gün ‘Milli Gazete’de bu görüş Sözün Özü köşesinde Nazır Özsöz imzasıyla okurlarına duyuruluyordu.
Gazetenin başyazarı olan Sadık Albayrak hiç geri kalır mı? O da eşek muhabbetine: ‘Erkeğin iyisi eşeğinden, kadının iyisi döşeğinden belli olur’, özdeyişiyle katılıyordu...”
***
İran’ın konuk Cumhurbaşkanı Haşimi Rafsancani, Çankaya’daki yemekte, kadınların erkeklerden ayrı oturmasını, yani “haremlik-selamlık” olmasını mı istemiş? Tansu buna uymayıp, geçip oturmuş mu erkeklerin arasına?
Şeriat budur, kadını eşitlik bir yana, yok sayar.
Rafsancani, gerçekte Süleyman Bey’e değil, şeriatçı 148 Erbakan’a geldi. Bunu bilmeyecek ne var? Kimse kimseyi kandırmasın. Anıtgömüte de gitmedi.
Atatürk’e sövenlerin Türkiye’de işi ne?
Dönemini taşlayan Ziya Paşa’nın (1825-1880) dizesi cuk oturmuyor mu:;
“Âsiyâb-ı devleti bir har da olsa döndürür.”
(Âsiyâb-ı devlet= devlet çarkı, har= eşek)