12 Mart döneminde. Prof. Mümtaz Soysal yargılanmış, yedi yılı aşkın hapisle, Kuşadası’nda iki yıl sürgün cezasına çarptırılmıştı. Sıkıyönetim Askeri Mahkemesi, bu cezaları vermekle birlikte, tutuklu kaldığı süreleri yeterli saymış, salıverilmesini de kararlaştırmıştı. Ancak, Mümtaz Soysal’ın eşi. yazar Sevgi Soysal, Attan Öymen’le yemek yediği sırada, bir astsubayın ihbarı üzerine, orduyu küçük düşürücü sözler söylediği gerekçesiyle tutuklanmış, cezaevine. Yıldırım bölge kadınlar koğuşuna konulmuştu.
Prof. Sadun Aran de, o sıralar salıverilmişti. Kızılay’da karşılaşınca dertlendim:
Sadun Bey, ne olacak böyle? Bak, Mümtaz'ı mahkûm ettiler. Sevgiyi de İçeri attılar! Sadun Aren:
Mutlak adalet dedikleri bu galiba! dedi, karısını hapse atıyorlar, kocasını da Kuşadası'na sürgüne gönderiyorlar! Bazen mutlak adaleti gerçekleştiriyorlar!..
Yazgının cilvesine bakın, Prof. Mümtaz Soysal, Sıkıyönetimde yargılanırken. Askeri Savcı Yüzbaşı Baki Tuğ, şimdi hükümetin büyük ortağı DYP’de, Milli Savunma Yarkurulu (Komisyonu) Başkanı. Baki Tuğ, Mümtaz Soysal’ın bakanlığı söz konusu olunca, DYP grubunda ateş püskürüyor:
Böyle şey olmaz. Bugüne kadar uyumsuzluk çıkarıyor denmesin diye sabrettim. Artık susamam/ diye bağırıyor, yazdığı "Türkiye Gerçekleri ve Soysal Davası" adlı kalın kitap müsveddesini arkadaşlarına göstererek, "İşte Mümtaz Soysal ın kim olduğu, ne yaptığı burada yazıyor. Vatan haini kim, vatansever kim, burada belli. 2.5 yıldır bu kitabı bekletiyordum, ama şimdi baskıya vereceğim " der.
Ankara Bürosu’ndan Hakkı Erdem in verdiği haber ilginç. Yüzbaşı Baki Tuğ, 22 yıl önceki kinini nasıl dökmüş ortaya, kitabı çıksın da görelimi
Mümtaz Soysal'ın "Anayasaya Giriş" kitabı ile ilgili davasının, ilk duruşmasındaydı sanıyorum, sorgusu yapılıyordu. Bir köşede duruşmayı izliyordum. Ahmet Tahtakılıç ile Uğur Alacakaptan, Mümtaz Soysal’ın savunmanlarıydılar. Tahtakılıç ile Alacakaptan'ın, duruşmalar boyunca sürekli Mümtaz Soysal'a saldıran Yüzbaşı Baki Tuğ’u yok saymaya karar verdiklerini, çok sonraları öğrenecektim. İlk duruşmada ilginç bir şey oldu. Ayağa kalkmış, yargıcın sorularını yanıtlayan Mümtaz Soysal, ayrıca:
Efendim, bir istekte bulunabilir miyim? dedi.
-Buyurun!
Etendim, ben böyle ayakta durarak konuşamıyorum. Yürüyerek konuşmama izin verir misiniz?
Yargıç. Savcı Yüzbaşı Baki Tuğ'a, sonra üyelere sordu:
-Hayır, karşılığını verdi. Böyle konuşacaksınız!
Ders verirken, yürüyerek konuşma alışkanlığında olan Mümtaz Soysal’a. duruşmada bu olanak tanınmamıştı.
Çağdaş Gazeteciler Derneği’nin 25 temmuz pazartesi günü, Devlet Konukevi’nde düzenlediği "Yılın Gazetecileri ödül Dağıtımı " toplantısını açarken değinmiştim:
Bir yerde oturamayan Mümtaz Soysal, tam yerini buldu! Şu ülke senin, bu ülke benim dolaşabilir., demiştim.
Sevgi Soysal, bir gün şöyle demişti:
Mümtaz'a en büyük ceza, bir yerde oturtmaktır. Devrim olunca, onu Devrim Konseyi özel kalem müdürü yapmalı, telefonlara filan baksın diye. Dünyada oturamaz...
Mümtaz Soysalı, Meclis kulislerinde bir yerde otururken gören var mı bilmiyorum.
Mümtaz Soysalın çok kimsenin bilmediği, bir davası daha vardı. "Güzel Huzursuzluk" başlıklı bir yazısından dolayı açılmış. Bu dava da. o içerdeyken, yargılanırken açıldı. 26 Nisan 1971'de. haftalık “Ortam" dergisinde çıkmıştı yazı. Soysal, bu davadan da aklanıp çıktı sonunda. Soysal, yazının bir yerinde şöyle diyordu:
... önce şunu kafalara sokmak gerek: Boykot, işgal, miting ve ideolojik kavga, artık olağan ve evrensel hale gelmiş bir eylem ve ifade biçimi. 'Gençlik olayları' denen olayların büyük bir kısmı, kuşaklar arasındaki ezeli kavganın biraz daha yaygınlaşmış, biraz daha sertleşmiş görüntülerinden ibaret. Bir tek bombayla yüzbinlerin öldürülebildiği bir 'uygarlık' düzeyinde, 'şiddet eylemleri ’ denen şeyler de olsa olsa birer çatapat eğlencesi sayılabilir. Ne yapsanız bunlar olacak, oluyor. Yeni bir üslup, yeni bir tutum bu. Dıştan bakıldığı zaman bütün eğitim sorunlarını çözmüş görünen toplamlarda da bunlar olağanlaşıyor.
Türkiye'de bunları 'huzursuzluk’ saymak ve şiddet tedbirleriyle ya da üniversite reformuyla hepsinin ortadan kalkacağını sanmak büyük yanılma olur. Eğitim alanındaki asıl huzursuzluk, toplumun çok huzurlu, çok durgun göründüğü yıllarda vardı. Ama sessiz, duyulmayan bir huzursuzluktu bu: Okuyamamış, kendi kendini oluşturamamış, bir kapkaç toplumda çiğnenmemek için gerekli kafa silahlarıyla donatılmamış milyonlarca insanın ezik ve çığlıklaşmamış huzursuzluğu. Kimse bunu huzursuzluk saymazdı; hatta Türkiye'nin 'eğitim sefaletini’ ortadan kaldıracak birtakım adımlar atılmaya, örneğin Köy Enstitüleri kurulmaya başlandığı zaman, ‘Anadolu'nun huzuru bozuldu’ diyenler bile çıktı.
...Reform yada 'eğitim devrimi elbette toplumda çalkantılar yaratacak, bazı çevreler de bunun adını 'huzursuzluk' koyacaklardır. İşte o anlamda huzur 'la reform bağdaşmaz, bağdaşmamak. Bazılarının huzursuzluğu, sessiz milyonların huzura kavuşturulması için ödenmesi gereken zorunlu fiyat. Türkiye 'dede bu fiyat herhalde bir gün ödenmeli.
Ne var bu tümcelerde? 12 Mart kafası, "Huzursuzluğun güzeli olur mu! "diye açmış olmalı davayı.
Son SHP'li bakanların atanmalarında da bir "huzursuzluk" yaşanır gibi oldu. Kimi yazarlar büyüttükçe büyüttü. Hiç girmedim, okurlar biliyor. "Köy Enstitüleri Vakfı'nı yazıp sürdürmeyi yeğledim.
Okurlar sordukları için yineliyorum: "Köy Enstitüleri Vakfı”na katkıda bulunacaklar, katkılarını; Ankara’da TC Ziraat Bankası Yenişehir Şubesi’nde 26810 no'lu hesapla. Pamukbank Ankara Merkez Şubesi’nde 09216330 no'lu hesaba yatırabilirler. Yatırırken, henüz vakıf bulunmadığı için. Talip Apaydın, Mahmut Makal, Prof. Yakup Kepenek adlarından birinin belirtilmesi yararlı olur..