Suphi Karaman, Orhan Erkanlı İle Alpaslan Türkeş’e yanıtlarının sonunda, şöyle diyordu:
(Cumhuriyet, 1 Temmuz 1994)27 Mayıs öncesi günlerinde Demokrat Partililer ‘in çok kötü işler yaptıkları kanısı kamuoyunda yaygındı. Tüm itibarını yitirmiş ve Vatan Cephesi yayınları ile de ciddiyetini kaybetmiş devlet radyosunu Demokrat Partililer 'den başka kimse dinlemiyordu. Tüm baskıcı yönetimlerde olduğu gibi, fısıltı, kamuoyunda saltanatını kurmuştu. Dinamik güçler ve DP'liler dışında herkes, Avrupa'dan yapılan yabancı radyo yayınlarını dinleyerek Türkiye'de olup bitenlerden haber almaya çalışıyordu. Bu yayınların başında da Amerika'nın Sesi Radyosu ve İngiliz BBC geliyordu. Bu radyolarda ise 28-29 nisandan itibaren önemli karışıklıkların her birinde 8-10 kişinin yaralandığı, öldürüldüğü bildiriliyordu. Sovyetler Birliği yanlısı yayın yapan Bizim Radyo'nun ise, kamuoyunda itibarı ve dolayısıyla etkisi yoktu. Baskıcı DP yönetiminin, basın ve yayın özgürlüğü üzerindeki ağır sansürü, çarpık bir kamuoyu oluşmasına neden oluyordu. Bu da Demokrat Parti yönetiminin sonunu hazırlıyordu.
Bu itibarla. 27 Mayıs'tan sonra açığa çıkan birkaç öğrencinin ölümü ve yaralanmasının dışında, kamuoyunda daha birçok ölümlerin bulunduğu beklentisi vardı. Bütün bu bilinenlerin ışığı altında denebilir ki, 27 Mayıstı günlerin ilk haftasında devlet radyosunda yayımlanan haberin kendisi bir sürpriz değildi. Fakat haberin niteliği dehşet vericiydi. 27 Mayıs anarşiyi durdurmuş, kardeş kavgasını önlemişti. Her tarafta özellikle de büyük şehirlerde coşkulu gösteriler sürüyordu. Genelde tüm ülke sükûnete kavuşmuştu. Kardeş kavgasını önlemeyi amaçlayan basiretli bir yönetimin, haberin dehşet verici yönünü araştırmaya ve incelemeye alması gerekirdi. Kaldı ki, olayın dehşet verici yönünün mantıksal temeli binde bir bile sağlam değildi.
Olay öncesi günlerinden itibaren basında bu konuya ilişkin şu haberler var:
(31 Mayıs. 1960 Vatan gazetesi) "İstanbul Üniversitesi Rektörü Sıddık Sami Onar dün (30 mayıs) saat 14.30 'da rektörlük binasında bir basın toplantısı yaparak, sözleri arasında 'Üniversite olaylarında ölenlerin sayısı 2’den fazladır. Olay gecesi cesetlerin kamyonla Merkez Efendi Mezarlığı’na gizlice götürüldüğü ve mezarlık bekçisinin kabul etmediği bilinmektedir dedi."(Söz aramızda, ben de o sırada, Vatan'ın Ankara bürosunda muhabir olarak çalışıyorum. 27 Mayıs olunca, şapkamı havaya atıp, "Artık gazeteci gerekli değil" deyip, istifa etmiştim. Param bitince 15 gün sonra döndüm. Belki de sevinçten bunalım geçirdim!)
(2 Haziran 1960. Cumhuriyet gazetesi): "Yüksek rütbeli bir MBK üyesi dün (1 haziran) Fransız Basın Ajansı’na verdiği demeçte, 'Bugüne kadar Ankara ve İstanbul civarında çukurlar içinde ve Et-Balık Kurumu depolarında bazı cesetler bulunduğu, kesin bir rakam verilemeyeceğini' belirtmiştir."
Konu, zaman zaman basında işlendi. Bugünlere değin geldi. Bir kişi çıktı, "Söylentilerin aslı şudur!" dedi. Bu, DİSK'e bağlı Besin-İş Sendikası’nın eski Genel Başkanı Demirhan Tuncay’dı. Gazeteci arkadaşım, sevgili İlhami Soysal. Milliyet gazetesinde, kıyma makinelerinde çekilen gençler olayını yazınca, Demirhan Tuncay ona:
Yazdıkların arasında bazı yanlışlar var, işin içyüzünü ben biliyorum. İstersen sana mektupla bildireyim., der.
İlhami de:
-Aman, ne olur yaz, onuda yayımlayayım! yanıtını verir. İlhami, mektubu yayımlamadan trafik kazasında ölür. Demirhan Tuncay, bana bundan söz edince, İlhami’ye yazdığı mektubun bir örneğini istedim. Anlaştık. Ben mektubu, belgeleri beklerken, Demirhan Tuncay sayrılandı, ameliyat oldu. Onun ardından evinde yangın çıktı, bütün belgeler, kitapları yandı. Galiba, bu arada İlhami’ye yazdığı mektubun örneği de yok oldu. Demirhan Bey, bir gün telefon etti, sayrı haliyle:
Günlüğü tuttuğum defteri buldum, ona bir şey olmamış! diyordu.
Günlüğün sayfalarını faksla geçti. Bunları ilgiyle okudum. Demirhan Tuncay (1927), bir öğretmen çocuğuydu. Babası, onun yetişmesine hiç karışmamış, o da ülkenin koşullarında sanayiye yönelmenin gereğine inanarak, işçi- sendikacı olmuştu. Şimdi, Demirhan Tuncay'ın günlük olarak tuttuğu notlara, bilgilere gelebiliriz:
27 Mayıs 1960 Devrimi ile ilgili üzücü bir anı (gençlerin kıyma yapılması)..
27 Mayıs Devrimi’nin yapıldığı günlerde üniversite olaylarında kaybolan, öldürüldüğü sanılan gençlerin Ankara Et Kombinası'nda kıyma yapılarak yok edildikleri yolunda haberler basında yer aldı, radyolardan da yayımlandı.
27 Mayıs 1960 öncesi Ankara ve İstanbul üniversitelerinde olaylar olmuştu. Ben Ankara'daki olaylardan sonra, olay yerine gittim. Siyasal Bilgiler Okulu'nun pencerelerinde kurşun yaralan vardı. Pencere alt ve üst kenarlarında da çokça kurşun izleri görülüyordu.
Söylentilere göre olaylar sırasında pencere önlerinde büyük bir öğrenci kalabalığı bulunuyormuş. Bu şartlarda çok öğrencinin ölmüş olması veya ağır şekilde yaralanmış olması kaçınılmaz durumda idi. Ankara Sıkıyönetim Komutanının ‘ateş’ emrine, görevli bölük komutanının direndiği ve sonuçta, ateş açılmasını önleyemediği gibi, haberler her gün başka başka biçimde yayılıyordu. 27 Mayıs 1960 Devrimi, işte böyle bir ortamda yapıldı. İhtilalciler, üniversite olaylarında öldürüldüğü sanılan öğrenci gençlerin cesetlerinin Ankara Et Kombinası soğuk depolarında olduğuna ilişkin bir ihbar yapıyor. Ben o tarihlerde, Ankara Et Kombinası Makine Bakım Atelyesinde çalışıyordum. Aynı zamanda sendika başkanı idim. Haber, her yönü ile çok üzücü idi. Öğrencilerin cesetleri, depoya gizlice konulabilirdi. Bunu iki görevli yapar, gizli kalabilirdi. Ama, kıyma yapma işi hiç bir yönüyle olacak iş değildi...
Demirhan Tuncay’ın günlüğünü okumayı sürdüreceğiz...