ÇGD yöneticileri olarak gittiğimiz Çankaya’da Süleyman Bey, "Barış çağrısı" yaparken ülkede kutuplaşmalara kaymanın “kaygısı içinde” olduğunu da söyledi. Şöyle dedi:
-Şimdi, Türkiye’de her şey konuşulmalıdır. “Bakın, bunlar yapılıyor, parlamento görevini yapmıyor" diyorsunuz. (Gerçekten söyledim; M.E.) Parlamentoların önemli olan tarafı, var olmalardır. Parlamentonun var olması, hür olmasıdır. Türkiye kurucu meclisleri filan da gördü. Üç senede bir sürü kanun çıkardı, ondan sonra onları düzeltmekle uğraşırsınız. Üç sene çıkarırsınız, on beş sene düzeltmeye uğraşırsınız. Parlamento, fevkalade çalışmış bir önemli kanunu çıkarmıştır. Eleştirirsiniz, başka mesele. Ve kurulduğu günden beri büyük Atatürk'ün, “en büyük eserim" dediği cumhuriyetin kaynağı olan parlamentonun kapalı olduğu zamanlar, Türkiye'nin meseleleri birikmiştir; bugün zaten parlamentonun yaralı da olması aşağı yukarı, şikayetlerin kaynağıdır. Parlamento açık olduğu zaman, ülkenin her meselesini çözdü. Dokunulmazlığa dokunulduğu zaman çok şey tahrip olur. Parlamento, Türkiye'nin dokunulmazlığıdır. Bugün Türkiye 'de her şeyin tartışılmasına ne kadar seviniyorum. Zihinler, sokaklar hür olsun. Eğer Türkiye, yıkılma ve “tartışırsak birbirimize gireriz"korkularının içine girmezse, hoşgörü hâkim olursa, eksiklerimizi tamamlarız...
(Çok kimsede hâlâ, Meclisleri yaralayan kimi politikacıların, aday saptamada kasıtlı davrandıkları kanısı vardır. Deniz Gezmişleri asan bir mahkeme başkanı, bir 12 Mart savcısı, adı “Komando" ya çıkmış bir eğitim elemanının, daha nicelerinin Meclisleri doldurmaları, düşündürücü değil mi?)
Süleyman Bey, cebinden minik kırmızı kaplı 12 Eylül Anayasası'nı çıkardı:
-Ben hâlâ cebimde bir anayasa taşıyorum ve bu anayasanın dibacesi beni bağlıyor.
-Bu anayasayı değiştiremediniz! (Gülümsemeler)
-Ama, bu anayasanın o dibacesi yaşamıyor mu? 13 tane, 14 tane parti oluşuyor. Bu neden? Ee, ikide bir karıştırıyorsunuz. Tam süt yoğurt olacak yerde, bir kaşıkla karıştırıyorsunuz. Ondan sonra da o süt yoğurt tutmaz! Ama iki seçim daha sabırla geçsin... Öyle, hangi ülke ayakta tutabilmiş 45 senede? Ama biz, yerleşmiş demokrasiler dışında, pek çok ülkeden daha tecrübe sahibiyiz...
Arkadaşımız Tuncay Özkan, Süleyman Bey'e, Uğur Mumcu’nun katillerinin hâlâ bulunamadığını söyledi, şöyle dedi:
-Efendim, Uğur Mumcu cinayetiyle ilgili siz çok hassassınız o konuda, biz bir kitap yayımladık. Uğur Mumcu'nun hem yaşamı, hem çalışmaları hakkında, geniş bir derleme oldu. Uğur Mumcu cinayetinin aydınlanması konusunda sizin hassasiyetinizi biliyoruz ama...
Süleyman Bey, Tuncay'a şöyle karşılık verdi:
-Bir defa, faili meçhul cinayet olayı, devleti çok sıkıntıya sokan bir iştir. Bunun içindir ki ben, faili meçhul cinayetler meselesini ben, yeniden 1991'de, yeniden hükümet olduktan sonra teker teker üstünde durdum. Ama cinayet şebekeleri türemiştir. Şimdi sıkıntımız şudur: Biz tarihten sorunlar devralmışızdır. Coğrafyadan sorunlar devralmışızdır. Bir de konjonktürün sorunları var. Konjonktürün sorunları dediğim zaman, dünya şartlarının meydana getirdiği birtakım gizli olaylar, yani gizli cereyan ediyor. Cinayet şebekeleri var. Uğur Mumcu 'ya haince cinayeti reva görenler, ortaya çıkacaktır. Bu devletin şeref borcudur...
(Köprülerin altından sular nasıl da akıp gidiyor? Uğur, Süleyman Bey'i eleştirir, o da mahkemeye verir, dururdu. Uğur Mumcu’yla savunmanı Emin Değer, mahkeme koridorlarının gediklisiydiler. 1973-74 olmalı, Uğur Mumcu, Yeni Ortam’da bir yazısında Süleyman Bey'den “Morrison firması temsilcisi'' diye söz etmiş, Süleyman Bey de mahkemeye vermişti. Mahkemenin yazısına “Morrison temsilcisi değildir" yanıtı gelmez mi? Şaşırıp kalmıştım. O sırada sokaklar, “Morrison Süleyman" diye inlemekteydi. Uğur, birkaç bin lira ödemek zorunda kalmıştı. Yine, Süleyman Bey’i ODTÜ'nün su işlerinde yolsuzluk yaptığı gerekçesiyle Uğur eleştirince, yine mahkemeyi boyladı. Mahkemede, ODTÜ İnşaat Dairesi Başkan Yardımcısı Şevket Güloğlu'nun tanıklığı, Uğur'un aklanmasına yetti. Uğur bunu, “Suçlular ve Güçlüler” kitabının 316. sayfasında tatlı tatlı anlatır. Hey gidi günler...)
Süleyman Bey’e, Çağdaş Gazeteciler Derneği yöneticilerini kabul ettiği için teşekkür ettik, ÇGD yayını kitaplardan bir demet sunduk. “Uğur Mumcu'ya Armağan" kitabı da bunların arasındaydı. Süleyman Bey:
-Güzel kitaplar dedi. Ayrılırken “Zayıflamışsın" diye takıldı, “Ermenek'e gidiyor musun" diye sordu.
-Ben Ermenekli değil, Hadimliyim. Ara sıra gidiyorum.
(Süleyman Bey’le görüşmemizi, özetle de olsa, konuşmasına dokunmamaya çalışarak vermeye çalıştım. Satır aralarında geçen eleştiriler de benim hakkım! Şuncağızı söyleyeyim: 30 yılı aşkın süredir, Ankara'da gazetecilik yapıyorum. Süleyman Bey de onca yıldır politikanın içinde, başında. Bir tek gün, karşılıklı oturup, basındaki deyimle “mülakat" yapma olanağı olmadı!)
Önceki gün 4 Aralık, Tan Gazetesi ile basımevinin gerici güçlerce yıkılıp yok edilişinin yıldönümüydü. Tan, 1945’te yıkılmıştı. Bunun için 8 Aralık Perşembe günü saat 17.00'de. Tünel'de Tarık Zafer Tunaya Kültür Merkezi'nde bir toplantı düzenlendi. Toplantıda; Yıldız Sertel, Attan Öymen, Orhan Erinç, Orhan Koloğlu, Hıfzı Topuz konuşacaklar.
49 yıl önce Sabiha-Zekeriya Sertellerin yayımladığı Tan Gazetesinin başına gelenler, 3 gün önce Özgür Ülke’nin başına geldi. Basın özgürlüğü açısından 49 yılda Türkiye’de değişen bir şey olmamış.