Çekil!

Süleyman Bey'in Çankaya'da verdiği yeni yıl kokteyline, ge­çen yıl Yeni Karamürsel'den aldığım smokini giyip gittim. Eşim de uzun etek satın aldı. Bakalım kimler görecektik? Kokteylin ikinci günüydü. Hem de ana-babagünü. Üst katta saat 19.00'a gelsin diye bekleşirken sıkıldım. Soğuk terler dökmeye başla­dım. Aldoğan telaşlanmıştı:

Aşağı inelim, dedi, orası hem serin hem de böyle boğucu değil.

İndik. Giriş katı. Bu kez gelenlerin kimine selam vermek, sık sık ayağa kalkmak gerekiyor. Bu sırada Naim Süleymanoğlu gelmez mi? Onunla Azerbaycan'da birlikteydik. Naim, halterci olduğundan, başkalarının da halter çalışıp çalışmadığını yok­luyordu. Pazularımı sıktı, Bakü’de:

Abi, sen halter çalışmışsın dedi.

Yok, çalışmadım, ama ortaokul sıralarında babamın fırının­da çok hamur yoğurdum. Pazularım ondan gelişmiştir.

Naim, yanımıza oturunca, ilgi odağı olduk. Bir bayan uzak­tan geldi, Naim'e;

Sizi öpebilir miyim dedi. Öptü. Bize bir şey yapmadı. Az son­ra Naim çıktı yukarı...

Yüreğinden sayrı olanlar için soğuk ter iyi değildir. İçime, Sümerbank'ın yün fanilelerinden giymiştim. Eşim:

Tuvalete gir, yün fanileyi çıkar ya da eve dönelim, diyordu.

Oraya bir uzanıp yatsam iyi olacak, ancak daha çok dikkati çekeceğiz. O da olmaz. Dilaltı ilacımı aldım. Bunu İlhan Sel­çuk’tan öğrenmiştim. Bir süre yanımızda oturan Hasan Me­tin:

Ben yukarıya çıkayım, kapılar açılınca size haber vereyim, dedi, o da gitti. Hasan Metin, smokin filan giymemiş, günlük kahverengi giysisiyle gelmişti. "Aferin"dedim içimden. Protes­to dediğin böyle olur...

1978-79 yıllarındaydı. Cumhurbaşkanı Korutürk, böyle bir kokteyl vermişti. Çağrıda, erkekler için “morning suit" giysi ko­şulu getirilmişti. Ecevit Başbakandı, ama böyle bir giysisi yok­tu. Cumhurbaşkanından rica etti:

Benim giysim yok, koyu renk bir giysiyle gelebilir miyim, diye. Ona izin çıkmıştı.

"Morning suit" İngilizlerin giydiği bir giysiydi, Atatürk döne­mi giysisi.

O zaman Senato Dışişleri Komisyonu Başkanı olan Ziya Gökalp Mülayim, böyle bir giysiyi bulabilmek için çok uğraştı. Bit pazarına gitti, yok yok. En sonunda ona:

Bunu olsa olsa operada ya da tiyatroda bulabilirsiniz, de­diler. Tiyatro Genel Müdürü Cüneyt Gökçer'e başvurdu. On­da vardı. “My Fair Lady”de, o tür bir giysi ile sahnede oynuyor­du. Mülayim, o giysiyle Çankaya ya gitti. Arkadaşları hayran kal­dılar. Ecevit döneminin Dışişleri Bakanları'ndan Gündüz Ökçün’le ölümünden önce, o geceyi konuşuyorduk. Sordum:

Giysiyi siz bulabildiniz mi? Bakın, Ziya Gökalp Mülayim bul­muş!

İyi ama, düşüyordu!

Ne düşüyordu?

Pantolonu düşüyordu!

Süleyman Bey'in çağrısında, askerler için "mess dress "ko­şulu konmuştu. Paşalar buna uymuşlardı. Süleyman Bey, onları darbe marbe yapmasınlar diye, bayram çocuğuna mı çe­virmek istemişti ne? Buna karşın astsubaylar "mess dress "le değil, günlük giysileriyle gelmişlerdi. Yer yer sıkmabaş bayan­lar vardı. Eee. Süleyman Bey'in kokteyli bu, cami avlusunda tak­ke giyen ilk Başbakan değil miydi? Mes-şalvarla da gelen olur­sa şaşmamalı,  öyle ya! Tansu Çiller de geçti...

Önümüzden geçenleri seyrederken sıkıntılarım geçer gibi ol­du. Süleyman Bey, çoktaaan "kabullere" başlamıştı. Kuyruğa girdik. Biz geçerken:

Yeni yılınız kutlu olsun Sayın Ekmekçi dedi. Nazmiyanım’ın da elini sıkıp, geçtik. Ayten'le Cüneyt Gökçer'lerin ellerini da­ha beklerken sıkmıştık. Kültür Bakanı Timurçin Savaş, sanat­çılarla konuşuyordu. Herkesin “Nöri Kantar” diye bildiği Tekin Akmansoy'la tokalaştık Özay Gönlüm’ le de öyle. Ali Sirmen, Mine ile İstanbul'dan gelmişler; Ufuk Güldemir öyle. Halit Kı­vanç.

Yav, Ali Kırca’ dan ne istiyorsun dedi, iyi çocuktur o. Ali Kırca’yı ben de çok severim. Dürüst, iyi bir arkadaştır. Uğur Mumcu onun için;

Bizim devrimci Ali derdi.

Ali’nin, eleştirilerimden dolayı üzülmesini istemem. O, bizim kardeşimiz. Ama yozlaşan basının uzgöreç'in (televizyonun) içinde eriyip gitmesini istemem. En büyük şanssızlığı, gittikçe naylonlaşan Günerilerle bir arada olması. Orada, hemen her­kes “gösteri”den başka şey düşünmüyor Yalan yanlış, milyonları uyutmaya çalışıyor... "Yeni Yüzyıl” gazetesinde. 6 ocak cu­ma günkü yazısı güzeldi Ali Kırca’nın. Başlığı "Kutular Açılın­ca". Bu açılan "Mersin" uçağındaki "karakutu" olmalı. Ali Kır­ca, geçmişi kurcalıyor. 1970'li yılları; hepimiz için karanlık yılları. Şöyle bitiyor yazısı Kırca’nın:

Bir de kılıç çıktı kutuların arasından...

Oğlum, Ne işe yaradığını'sordu...

'Bilmiyorum' dedim, 'Hiç kullanmadım...

Ali Kırca’ya bir dost öğüdü' Her şeyin en iyisi bizdedir, dü­şüncesi yanlıştır. Güneri'ler, Tercüman'da böyle derlerdi, Gü­neş’te böyle derlerdi. Sabah'ta böyle diyorlar! ATV’de böyle di­yorlar. Yarın Cumhuriyet'e gelseler, onun için de öyle derler. Her gün “show" yapmak insanı yıpratır!

Gözlerim Metin Toker'ı aradı kokteylde, yoktu. Süleyman Bey’ı son günlerde en iyi eleştirenlerden, değerlendirenlerden­di. Kendisine sordum, böyle toplantılara hiç çağrılmazmış. Ki­mileri gibi “Beni niye çağırmıyorsunuz" diye sızlanmıyormuş! Hoş, beni de yazar diye değil, Çağdaş Gazeteciler Demeği'nin Genel Başkanı diye çağırıyorlar...

Tam çıkacağımız sırada, baktık Tansu Çiller geliyor. Eşi Özer Uçuran Çiller arkasından iki koluyla korumaya almış. Doğru­su iyi koruyor!

Çiller’le burun buruna geldiğimiz sırada koşuşanlar bağrışıyorlar:

Efendim bir resim çekilelim! Çiller, “Olur, çekilelim "dedi.

Burun burunayız ya, takıldım:

Çekilelim, denmez. “Çekilmek" istifa etmek demektir. Bi­ri. Başbakan Hasan Saka'ya “Çekil” diye telgraf çekmiş. Ha­san Saka, “Çekildim, seksen kilo geldim" karşılığını vermiş. Bir fıkra yazarı da Saka’ya “Çok hafifmişsiniz!” diye yazmıştı. Çil­ler, fıkrayı bilmem anladı mı.. ama çok güldü...